Palmiye Ağaçları ve Mantalar

20.9.15


Bir adada, uzun palmiye ağaçlarının sert rüzgarlara nasıl dayandığını düşünerek geçti yaz tatilim. Tanrım ne kadar şanslıyım! En keyif aldığım kısmı ise Maldivli deniz adamı arkadaşlarımızın mantaların gelişini haber vermesiyle bir tekneye atlamamız ve onlarla yüzmeye gitmemiz oldu. -Hey mantalar geldi, hadi gidelim- dediklerinde sanki dünyada başka hiç bir derdimiz yokmuş gibi, ben ve sevgilinin, büyük bir arzuyla oraya gitmesini, beni olduğum insandan olabildiğince uzaklaştırdığı için sevdim. O an onları çok iyi tanıyormuş ve sanki ben de, o deniz adamları gibi bütün bir yıl o anı bekliyomuş gibi aldım snorkelemi ve paletlerimi. Oysa bu son iki kelimeyi bir yazıda ilk kez kullanmam gibi, gerçek hayatta da snorkel ve paletleri ilk defa kullanacaktım. Ve daha da utanç verici  kısmı beni neyin beklediğinden habersizdim, yani mantaların ne olduğundan.  Denizin ortasına geldiğimizde*, yüzeyde balinayı andıran yüzgeçleri gördüğümde korktuğumu itiraf etmeliyim. Onların devasa boyutlarından, kocaman ağızlarından, zarar vermediklerinden, suyun içinde dans ettiklerinden habersizdim. Kara tenli deniz adamalarının ve beni yüreklendirmeye çalışan sevgili sevgilinin -hadi atla yasemin- diye bağırdıklarını görüyor ama duyamıyordum. Ama o anın bile, teknenin ucuna oturmuş, ayak parmaklarımın en ucu hafifçe suya değerken,  tadını çıkardığımı söylemeliyim. Çünkü bir şeyden korkmak, ve ona cesaret edip edemeyeceğinizi sınamak bazen çok keyiflidir. Ve öyle bir anı çok yaşayamaz insan. Hele benim ki gibi bir şehir yaşantısının ortasındaysanız, cesaretinizin sınanabileceği tek şey yeni bir sosu denemek olabilir ya da metro tam kapılarını kapatacakken içeri atmak kendini. Bu yüzden hint okyanusunun ortasında, mantalarla yüzme cesaretini gösterip gösteremeyeceğimi bilemediğin o an bile keyifliydi. 

Sonrasında yüzdüm onlarla, ve bu sefer de bir anlığına palmiye ağaçlarını unuttum, nasıl sert rüzgarlara dayandığını.


*Bahsi geçen mantaların yüzdüğü yer Hanifaru Bay. 


AN

16.6.15


Güzel bir gündü. Hava kapalıydı. Bakışlarımı esir alan topraktaki güzelliklerden kurtarabildiğimde kendimi, yukarı baktım, gökyüzüne. Bulutlar bazen oldukça cömert davranır; tüm ağaçlar ve yukarıda gezinen canlılar için harika bir fon oluşturur.
Ve ben gördüklerim karşısında büyülendiğimde elim polaroid makinama gider.
Vizörden baktığım dünyayı dondurmak isterim.
Derken bir polaroid çıkar, ağır ağır -onu rüzgara kaptırmamayı çok sonraları öğrendim-. Ve yavaşça görüntüler belirmeye başlar. Yavaşça. Bir sürü hayallere sürükleyerek.
Ve bazen bu beklemenin sonunda yüzünde hafif bir tebessüm oluşur. Bir an. Bir andır bu. Ben daha bu anı tanımlayabilen bir saate, bir resme, bir kitaba rastlamadım. Ama yaşamın bundan ibaret olduğunu düşünüyorum.
Hikaye burada bitmiyor. Sonra bu polaroidi biri görür, eline alır, rast gelir, bulur/ bir duvarda, rafta, internet sayfasında, kitap arasında.  Gördüğü an kendi anını yaratır. Bunu, benzer bir tebessüm oluşmasından anlayabiliriz.
Ve işte şimdi bitiriyorum: ben yaşamın bundan ibaret olduğunu düşünüyorum. 

Onun Gözünden Ben

2.5.15


Aradan 1 ay geçti. Tüm yaşadıklarım Fas'ta dibe çöküp anıya dönüştü. Her geçen gün unutmamak için daha çok çaba sarfetmek gerekiyor.
Sevgili kendi çektiği filmleri yıkatmış. Onun gözünden kenti bir daha gördüm. Ve ara ara beni çekmiş. Bu da onlardan biri. Onun gözünden ben.

Sevgili Flore / Marakeş 2

19.4.15

Sevgili Flore

Kitabını, kitap satılmayan bir şehirde buldum. Elime aldığım an aşık oldum. Fotoğraflar olağanüstü, ve sayfalarıda çok güzel fotoğrafların basıldığı. Dokunmak çok keyifli, keza kapağı da öyle. Dokunmaya doyamıyorum.
Tanıştığımıza çok memnun oldum.

sevgiler,

yasemin

not: Kapağı gördüğümde arapça harflerin ne kadar güzel olduğunu keşfettim. Sürekli din ile, geri kalmışlıkla ve hatta terörle bağdaştırılan bir dile bağımsız bakamamışım. Oysa hep etkilenmeden, etiketlemeden bakmak çok önemli hayatta. Kelimelerin akıcılığı ve rastlantısallığı, hayatla çok güzel örtüşmüyor mu?

Terres De Cafe

26.3.15


Güzel bir hava vardı. Küçücük bir cafede biraz oturduk. Kahvemizi içtik. Sonra yolumuza devam ettik.  Köşeyi dönünce onun orda fotoğrafını çekmek istediğimi, ama unuttuğumu söyledim. Geri döndük. Oturduğumuz masaya oturup eline şeker dolu bardağı aldı. Kahve içiyormuş gibi yaptı. Ben de fotoğrafını çektim.

Siyah Beyaz

29.11.14


Bu muhteşem bahçede, sevgili kitabımı okurken.
(Siyah beyaz film)

Musée Rodin

23.11.14


Çatımızda sevgiliyle dinlediğimiz müzik geldi aklıma, müzenin heykellerle dolu bahçesini gezerken. Notalar havaya doğru akıp giderken kulağıma değen melodi olağanüstüydü. Başka bir şekilde dinlemekti bu. Beni çok etkilemişti.* Benzer bir duyguyu bu açık alanda donup kalmış taşlara bakarken hissettim. Başka bir tür özgürlükleri vardı sanki. Varlıkları etkileyici ve keskindi. 
Bir ağaç gövdesinin hemen yanı başında, onun gibi hafif eğilmiş. Suyun kenarında, bedeninin kıvrımlarına dolan yağmur suyuyla. Ya da yerde uzanmış, düşen yaprakların seslerini dinliyor. 









-Yer: Rodin Müzesi / Paris
-Fotoğraflar: İbrahim Zengin

*Hatta şu yazıda biraz bahsetmişim.



Özet

4.11.14


Yaşadığın anları güzel anılara dönüştürmeye çalışmak,
yapamadığın anlarda da anıları anımsayarak yaşamak...

Polaroid : İbrahim Zengin

Hayat

23.10.14


Hayat karman çorman bir sürü duygudan ibaret.

bir kitaptan bir sayfa

Paris #5 / Bisiklet


Bisiklete binip yavaşlamak çok çok iyi geldi.
Hayat yanımdan olağanca sakinliği ile akarken kendimi hayatın içinde çabalamadan akarken hissettim. Muazzam bir duyguydu.

Paris #4

10.10.14



Paris #3


Sıradan soğuk ve yağmurlu bir paris sabahında karnımızı doyurma derdindeyiz. Bir cafeye giriyoruz. Biraz bekledikten sonra yanımıza gelen garson kahvaltılarının olmadığını, servise öğlen başlayacaklarını söylüyor. Ama, diyerek ekliyor, yan tarafta kahvaltı var. Yan taraf çokta geniş vitrinleri olmayan bir kitapçı görünümünde. İçeri geçip boydan boya duvarları kaplayan raflar boyu kitapların altına oturuyoruz. Siparişleri verip kitaplara dalıyoruz. Sevgili arkaya doğru uzanan koridoru gösterip içeride ne var bakalım mı dediğinde, içerideki dünyayı bu muhteşem mekanı keşfediyoruz. -merci mağazası-
Daha önce defalarca duyup hiç gitmediğim bir yerdi burası. Ve bu sefer plansız gitmiştik paris'e. Yapacağımız hiç bir şey yoktu. Çünkü son anda karar vermiştik ve ben artık internetten bakıp gitmek istediğim yerleri belirlediğimde sanki gideceğim yerin büyüsünü söndürüyormuş gibi hissediyorum. Çünkü fotoğraflarda her şey var. Orda. Gitmene gerek kalmıyormuş gibi. Her yer çok sıkıcı dedirtiyor. Oysa yaşayacağın şeyin o yerle ilgisi bazen hiç olmayabiliyor. Zahmet edip adresine bile bakmadığım bu mekanı böyle keşfedişimiz çok güzeldi. İkimizde büyülendik ve güzel vakit geçirip hayallerimizi kitap sayfalarının aralarına yazıp sakladık. Ve bu Paris'teki son günümüzdü.

Paris #2

Sabah kahvaltısında kelimeler...

Fotoğrafın Geçmiş Zaman Hali

5.9.14



Eskiden fotoğrafa baktığımızda geçmiş zamana bakıyor oluyorduk. Ama şimdi fotoğrafa baktığımızda bu ana, şimdiye bakıyoruz. Evet birine albümlerden, diğerine sosyal paylaşım sitelerinden baktığımız için öyle. Ama yine de kendi içindeki çağrışımı değişti gibi geliyor. Bir fotoğrafa denk geliyoruz haber sitelerinde, facebookta, bloglarda ya da instagramda. Ve o fotoğrafa içinde bulunduğu güne ait oluyor çoğunlukla ve aksini artık düşünemiyoruz. (#latergram yazmazsa)(#hashtagsaçmalığı) Ama eskiden öyle değildi. Fotoğraf geçmişteki bir anın donmasıydı. 'Anı'yı koklayabilirdiniz. Özlem duygusunda kaybolabilirdiniz. Şimdi eskiye ait bir fotoğraf sadece eski bir fotoğraf oluyor.

Bu yukarıdaki fotoğraflar 3 veya 4 sene öncesine ait. Monolog bir kamerayla çektik birbirimizi. Arada birbirimizi çekiyoruz, birbirimizi nasıl gördüğümüzü unutmayalım diye.

yasemin

Fotoğraflar #2

17.8.14


(Başka yaşam formları da mümkün. Geçmişinin bir bölümünü mimarlık öğrencisi olarak yaşayan ben, düşünüyorum da şöyle bir projemiz olsaymış ya; o götürdükleri arazilere bilmem ne havalanını, bilmem ne sanat galerisini, bilmem ne ofisinin hayalini yapacağımıza bir barınak yapsaymışız. Ama gerçek bir barınak. )








Bir Gaz Ve Toz Bulutu


Şehre döndük. Kaldığımız yerden kaldığımız şekilde devam ediyoruz. Yanlış anlamayın mutsuz değilim. Evimi ve işimi özledim. Ama her şeyin dışına çıkıp farklı bir hava solumak, farklı yerler görmek, farklı insanlarla tanışmak bana yaşadığımı anımsattı. Her günü sırf güneş doğuyor diye yaşamak eşsizdi. Ve ne şanslıydık ki, her gün güneş muazzam bir şekilde battı.

Bir gün defterime şunları yazdım.
''Ne doğum günleri, ne yıldönümleri, ne yılbaşı, ne de bayramlar; şu fani dünyada kutlamamız gereken sadece iki şey var: güneşin doğuşu ve güneşin batışı''

Şehirden kaçıpta dağların, denizlerin kıyısında ormanların içinde bulunca kendini doğa aniden sarıveriyor benliğini. Her şey çok büyük, her şey uçsuz bucaksız ve her şey orada. Senin dışında akıp giden bir yaşam. Kendi hayatının başrolünü oynuyor olabilirsin ve her gün bıkıp usanmadan kendi fotoğraflarını çekip kendini dünyanın merkezinde sanabilirsin, ama ben şunu gördüm ki; kocaman dağların çevrelediği bir kıyıda, güneş uzaktan yavaş yavaş batarken, şu yanı başındaki büyümeye çalışan ağacın üzerinde bir aşağı bir yukarı inip çıkan karıncadan hiç bir farkın yok. O kitapta yazdığı gibi bu bizim hikayemiz değil. Ama dostların inanın hiç olumsuz bir şey söylemiyorum. İnsan bunu farkedince özgürleşiveriyor. O vadideki kelebekler gibi özgür ve ölümsüz. Hele gece oldu mu, dağ kıyısında her şey ne kadar farklı. Kapkaranlık bir gece, milyonlarca yıldız. İşte uzay ve işte o kocaman boşluğu. Seyret. Ve seyrettikçe her an, baktığın her an, kendini küçücük hissettiren o bilinmezliğe tekrar tekrar defalarca gömül. Anlama. Kafan almasın, alamasın. Evreni. Uzaklıkları, sonsuz kavramını. Böylece kopart kendini her şeyi bilen/bildiğini sanan insanlıktan. Anlamak için anlama.

Kentte yanan ışıkların basklınlığı ile uzayı bile kendimizden uzaklaştırıyoruz. Ne garip.

Doğa; dağlar, deniz, güneş, ağaçlar, kayalar, toprak, vadiler, bulutlar, gökyüzü; o kadar dingindi ki. Ve o kadar uyumlu. Evet küçüktüm, ve her şey benim dışımda vardı. Ama ne garip ki varlığımı hissettiğim yegane anlardan biriydi. Nefesimi alıp verişimi hissettim ve kalp atışlarımı duydum.

Bu gezide iki şeyimiz yoktu: saat ve anahtar. Yani bizi ele geçiren zamandan ve güvenlik arayışından tamamen uzaktık. -Bu satır arasından çocukluğuma selam.-

Bu yolculukta fark ettim ki, yolculukları güzel yapan başka bir şeyde insanlar. Hiç bilmediğin yerdeki insanların yaşamlarına bazen bir kaç dakika, bazen bir kaç saat dahil oluyorsun.
Belki başka bir yazıda tanıştığımız insanları da anlatırım. Belki kesinlikle anlatmalıyım. Hayatı boyunca hep önemsiz biri olmak isteyen otel çalışanını, hep gülen taksi şöförünü, gerçekte fotoğrafçı olduğunu saklayan yamaç paraşütü pilotunu, bir uçak alıp hayalini gerçekleştiren pilot olmuş bir eczacıyı, hayata bakışının inanılmaz derecede güzel ve beklenmedik olan garsonu. Hepsini anlatmalıyım.

yasemin

Bazı fotoğraflar burda.

Dünyayı Seyretmek İçin Bir Yer*

3.7.14


Sevgiliyle dünyayı seyretmek için bir yer yaptık kendimize.

 *Başlık Ertuğ Uçar'ın harika kitabının adı link

Fotoğraf #1

14.6.14


Ben eski fotoğraflara bakmayı seviyorum.

İlham #18

8.6.14


Siyah Beyaz Sevgili

4.6.14


Bir kaç ay önce çektiğim bir fotoğraf.
Siyah beyaz bir film + çok eski bir fotoğraf makinası
 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger