ASYA NOTLARI 4 / DOĞU + BATI

24.4.17


Vietnamlılar kadar gezginler de çok ülkede. Gezgin ile turisti ayırabiliyorsun birbirinden. Gezginin kalkanları yok. Turistler ise hep şaşkın, hep yargılayıcı ve uyumsuz. Vietnamlıları bazen anladığımı hissediyorum, topraklarına ziyarete gelen batılılar onlara neden garip geliyor bunu anlıyorum. Batılılara nelerin tuhaf geldiğini de görüyorum.  Doğunun topraklarında batı düşüncesiyle eğitilmenin sonucu bu galiba; iki tarafı da anlamak.


Turizme kucak açmaya çalışan Vietnamlıların, gelen batılılara davranışları çok şey anlatıyor. Onların düşünce biçimiyle batılıların ki kesinlikle iki zıt uç.  Vietnamlılar batılıları anlamaya çalışmışlar, anlayamamışlar ve anlamlandıramamışlar. Sonra da anlamaya çalışmayı bırakmışlar. Ve batılıların bitmek tükenmek bilmeyen isteklerine çözüm üretmeye çalışmışlar.

Misal batılıların kendilerine seçenek sunulması isteği. Bizim de öyle. Hep bir seçeneğimiz daha olsun istiyoruz. Vietnamlılar için bu garip geliyor. Ama batılılara seçenek sunuyorlar. Örneğin Halong Bay turu. Bir sürü seçenekten birini seçiyormuşsun gibi hissediyorsun. Otelini seçiyorsun, kaç gün geçirmek istediğini seçiyorsun, gemini seçiyorsun. Bütün gün oradan oraya sürükleniyorsun. Teknelerle gemi değiştiriyorsun; bazı gemilerde bekleyip, bazı gemilerde yol alıp, bazı gemilerde geceyi geçiriyorsun. Sürekli farklı gruplarla bir araya gelip, sonra ayrılıyorsun ve günün sonunda yüzlerce insanla aynı yerde aynı otobüsü beklerken buluyorsun kendini. Tüm seçenekler aynı kapıya çıkıyor. Bu da Vietnamlıların batıyla dalga geçme şekli gibi bir şey. Büyük bir ihtimalle bu büyük bekleyen kalabalığa bakarken de yorgunlukla beraber kıs kıs gülüyorlardır. Çünkü onlar için müthiş yorucu ve karmaşık bir organizasyona dönüşüyor. 


Özgürmüş gibi hissettiren seçim yapma şansımız aslında topluma kaos ve bireylere de stres yaratmaktan başka bir işe yaramıyor.
Her seçim yani her kararın beni nasıl yorduğunu düşünüyorum. 
Bir seçim yaptığında her zaman  seçmediğin şeyin seni kemirmesini de seçmiş oluyorsun. Acaba diyorsun hata mı ettim, onu mu tercih etmeliydim. Durmadan geriye dönüp sorguluyorsun. Sonra paralel evrenlerde seçmediğin yaşamın uzantılarıyla bir gün karşılaşmayı umut ederek yaşıyorsun.  Tercih etmek sadece ve sadece tuhaf hisler kitlesiyle yaşamana sebep oluyor. Seçenekler arttıkça, seçilen şeylerin değerini göremez oluyorsun.

Vietnamlılara tuhaf gelen tüm alışkanlıklarımızı onların gözünden gördüğümde bana da tuhaf geldi.

ASYA NOTLARI 2 / VİETNAMLILAR

2.4.17



Bir ifade var yüzlerinde. Eziklikle kibarlığın karışımı bir ifade. Ama ne eziklik, ne kibarlık. 
Her akşam gün batımında insanın içini kaplayan boşluk duygusuyla başbaşa kaldığında, gün doğumu aklına gelip de bir anlığına, sadece bir anlığına mutlu olduğunu düşün; işte o ifade. Kabul edilmiş bir yenilgi gibi. Ama umudun olduğu. Anlatması zor. Bakışlarında, hareketlerinde, dillerinin dönmediği İngilizce konuşmalarında, bir ifade var. Anlatması çok zor. Cinsiyet ve yaşları yok. Bir erkekle bir kadını ayırt edemiyorum. Çocuklar haricinde herkes aynı yaşta kalmış gibi. Yaşlı ve genci ayırt edemiyorum. Meslekleri ayırt edemiyorum, kıyafetler aynı. Önüme çıkan tüm bu yargılardan arındığımda –erkek ya da kadın olması, genç veya yaşlı olması gibi- geriye kalan değerleri ilk defa bir toplulukta görebiliyorum. Bu insanları sevmemi sağlıyor. 

-
Vietnam yemeklerini yemekte zorlanıyorum. Otelin restoranında yemeğime umutsuzca bakarken garson yanıma geliyor, aynı zamanda yemeği hazırlayan da o olabilir. Meraklı bir şekilde yemeğimi neden yemediğimi soruyor. Ona yemekleri sevemediğimi söyleyemiyorum. Buna üzüleceğine eminim. Midemde bir sorun var diyorum. Bana biraz sonrasında muz getiriyor. Ve ben tam giderken arkamdan bir şeyler söylüyor. Anlayamadığımı belirten bir şekilde kafamı sallıyorum. Tekrar ediyor -kendine iyi bak-.  Dünyanın bu ucunda, tanımadığım ama benim için endişelendiğini hissettiğim bir ses tonu, kendime iyi bakmalıyım dedirtiyor. 
Onun resmini yapmaya çalıştım. Yukarıda. 

ASYA NOTLARI 1 / YAĞMURUN ÖĞRETTİKLERİ


Tayland, Kamboçya ve Vietnam seyahatlerinde aldığım notları aklımda kalanları yazmak istedim. Biraz karışık ve düzensiz.

1 / Yağmurun Öğrettikleri

Koh Samui adasında günlerce yağmur yağdı. Bazı günler hiç ara vermeden. Denizin maviliğini yok eden fırtınalar çıktı. Hava sıcaktı. Ama güneş hiç görünmedi.  Elimde telefonla sürekli hava durumunu kontrol ediyordum. Ne kadar şansız olduğumu düşünüyordum. Önce üzüldüm. Hatta çok üzüldüm. Sonra duygularımı bir kenara bıraktım. Sonuçta alt tarafı yağmur yağıyordu. Ve adadaki herkes yağmuru olduğu gibi kabullenmiş, yaşıyordu. Ben de öyle yaşamalıydım.

İstanbul’daki yaşantımı düşündüm. Her gün sabah hava durumunu kontrol edip sokağa çıkmamız ne kadar garip aslında. Kontrol ederken kontrol altında tuttuğumuzu sanıyoruz. Hava bizi buralarda fazla yanıltmıyor. –o da bizden bıkmış olacak ki elinden geldiğince sürpriz yapmamaya çalışıyor diyor sevgili-
Yağmur bekleniyorsa yağmur geliyor. Çok yağmur gelirse hava çok kötü diyoruz. Gri bulutları sevmiyoruz. Yıldırımlar korkutuyor. Ne bilim milyon tane duygu yaşıyoruz hava ile ilgili. Ne kadar gereksiz. Bu kadar çok duygu yüklemeye gerek var mı? Neden olduğu gibi yaşayamıyoruz ki? Neden kendimizi teslim edemiyoruz.


Durmadan değişen ve tahmin edilemeyen havanın Asya topraklarına öğrettiği çok şey olmalı. Ben de yavaş yavaş öğreniyorum.

Sigiriya

31.10.15



Sigiriya. Günlerdir düşünüyorum. Nasıl yazabilirim diye.
Eğer daha önceden bilseydim bana yaşatacaklarını, hiç şüphesiz şansa bırakmazdım orayı keşfetmeyi.
.
Hakkında hiç bir şeyi bilmiyor olmakta güzeldi gittiğimde.
Tesadüfen Bawa'nın bir otelinin Sri Lanka'da olduğunu öğrenip o otelden yer ayırttım. Sevdiğim mimarların hayal dünyalarında gezinmeyi seviyorum. 
.
Otele, gece 4 saatlik bir araba yolculuğundan sonra ulaştık. Gece vardığımız için güneş ışığını beklememiz gerekti nerde olduğumuzu anlamak için.
.
O sabah, Sri Lanka'daki ilk sabahımızda, uçsuz bucaksız kelimesinin ne anlama geldiğini o boşluğun ortasında bir dağa sokulmuş otelde anlayacaktım. Ve karşımda, o çok uzaktaki, Sigiriya'daki kayayı gördüğümde bu kadar uzaktaki bir yeri görmenin garip hissiyatını yaşayacaktım.

Bu durağan doğanın içinde öylece duran tek kayayı, otelin kıyısından bakıp görüyor ve hayal kurabiliyordum. O an uzaktaki yerleri görmenin önemini anladım. -Önce gözün yolculuğu.-
.
O gün otelden çıkıp yaklaşık yarım saat sonra Sigiriya'ya ulaştık.  Yanımıza yaşlı, mavi yerel kıyafetleri içinde bir Sri Lanka'lı yanaştı. Rehberlik yapabileceğini, adının Chai* olduğunu ve bize eşlik edebileceğini söyledi. Sevgili hemen tamam dedi. Bir rehber olmasından daha çok bu dişleri dökülmüş, çıplak ayaklı adamı tanımak istediği için ona evet demişti
-hadi beraber gidelim.
.
Kayanın tepesine ne kadar sürede çıktığımızı hatırlamıyorum. Aslında bildiğim her şeyin şaştığı bir yerdeydim. Zaman ve uzaklık arasında bir ilişki kuramadığımı farkettim. Bir süre geçiyordu ve biz biraz daha yukarı çıkıyorduk ama dönüp aşağıya baktığımda sanki günlerdir yürüyormuşcasına bulunduğumuz yerden uzaklaşıyorduk. Her şey o kadar küçülüyor ve uzakta kalıyordu. Oysa belki sadece 10 dakika geçmiş oluyordu.
.
Kayanın bir ucuna yapışmış o en uzak yerindeki arı kovanlarını görüp büyüklüğünü hesaplama çabalarımda boşunaydı. Öngörebildiğim tek şey çok büyük olduklarıydı.
.
Eski bir krallık, yok olmuş bir medeniyetin geriye kalmış topraklarında ve yıkık dökük taşlarının arasında, eski bir yaşamın hayalini kurmaya çalışırken en tepesine vardık kayanın. O tepeden gördüğüm şey beni esir aldı. Zamanın durduğu bir boşlukta, alabildiğine giden toprakları gördüm. O dünyada zaman durmuş gibiydi. Gökyüzü ve yeryüzü durmuştu. Aralarını kesen ufuk çizgisi durmuştu.  Kesinlikle orada faklı bir zaman akıyordu.
Gördüğüm şey binlerce yıl öncesiyle aynıydı belki de. Görünmez Kentteki topraklarına bakıp iç geçiren Kubilay Han'ın hislerine yaklaşabildiğim andı, o an.
İnsan böyle bir boşluğa bakıp aynı kalamaz.
.
Nefes aldım. Yaşadığımı hissettiğim nadir bir anın nefesini aldım.
.
Hiçbirşeysizliğin ortasında başıboş gezinen gözüm, sevgili ve Chai'ye takıldı. Konuşuyorlardı. Yanlarına gittim. Sevgili Chai'e neden ayakkabı giymediğini soruyordu. Chai ise ömrü boyunca hiç ayakkabı giymediğini ve düşünebilmek için çıplak ayak kalması gerektiğini anlatıyordu ona. Toprağa, taşa basmayı seviyordu. Sonra yerden bir çöp aldı Chai ve ayağına batırdı,  çöp kırıldı. Tabanlarının sertleştiğini ve rahat yürüyebildiğini anlatmak için yaptı. Bunun üzerine sevgili onun ayaklarına dokundu, bir çocuk içgüdüsüyle. Anlamak ve hissetmek istedi.
60 yaşında bu incecik adam eski bir tarih öğretmeniydi. Eşini bir patlamada kaybetmişti. (sri lanka da uzun bir süre iç savaşın o sarılamayan yaralarından biri) 4 dil konuşabilen bu adam bize Sigiriya hakkında bir çok şey anlattı. Çok konuştuk, çok güldük, ayakkabılarımızı çıkardık, cebimize toprak doldurduk, birbirimizin fotoğraflarını çektik, kralın odasından dünyaya bakıp kral olduğumuzu hayal ettik, cebimize dolduramayacağımız kadar çok topraklarımızın olduğunu.  Sigiriya'da beraber geçirdiğimiz o an, Sigiriya'nın durağan zamanının tarihinde yerini aldı.
.
Ne garip, otele geri dönüp yeni bir sabaha uyandığımızda gördüğüm kaya başkaydı.



-Bahsettiğim yer Sigiriya.
-Bahsettiğim mimar / Geoffrey Bawa
-Bahsettiğim otel / Heritance Kandalama


*Nasıl yazıldığını bilmediğim bir isim. 

Mavi Boya Tozu / Marakeş 4

21.4.15


Önünde türlü türlü sabunlar, yağlar ve baharatların bulunduğu bir dükkana giriyoruz. İçeride raflar kavanozlara doldurulmuş boya tozlarıyla dolu.   İlk gözümüze çarpan renk mavi, ama Fas'ta karşımıza çıkan tüm renkler, toz halinde kavanozlara dolmuş. Merakla etrafımıza baktığımızı gören, dükkan sahibi Abdulrahman,  yanımıza yaklaşıp, anlatmaya başlıyor;  sattığı yağları, baharatları, sivrisinek kovan aromaları, nefes açan nane toplarını. Ona sürekli gördüğümüz, hatta dükkanın duvarları da öyleydi, mat duvarları nasıl boyadıklarını soruyoruz. Bazı anlayamadığım malzemeleri birbirlerine karıştırdıklarını, bir kaç gün beklettiklerini, sonra taşla ovalaya ovalaya duvara uyguladıklarınından bahsediyor, taşı göstererek. Nasıl yapıldığına dair kafamızda hiç bir şey oluşmamasına rağmen, belki bir gün yaparız diye 500 gram mavi boya tozu ve taşı alıp ayrılıyoruz dükkandan.

Bitki ve Hayvanlara Dair / Marakeş 3

20.4.15


Zamanın durduğu bir bahçedeyim. Ve bu bahçe tamamen bitkilere ait. Kuşlara, kaplumbağalara ve türlü türlü böceklere de cömert davrandıklarını, onlara da yer verdiklerini söylemeliyim.
Son zamanlarda doğayı çok fazla düşünüyorum. Ve biz insanlar dışındaki canlıları. Evet bizim dışımızda da canlılar var. İlkokul 1 den itibaren okuduk ders kitaplarında: Canlılar hep üçe ayrıldı; insanlar, bitkiler ve hayvanlar. Bir bitkinin de canı olduğu gerçeğini yadsımamız çok garip değil mi? Bitkileri, ve hayvanları sürekli yiyecek olarak görmekten ne zaman vazgeçeceğiz acaba?

Bazen onların, -bitki ve hayvanların- / -eğer insanlar rahat bırakmışsa, daha doğrusu bir şekilde ulaşamamışlarsa-  yaşamlarının yeryüzünde biz insanlara göre daha güzel geçtiğini düşünüyorum. Güneşi doya doya içtiklerini, havadan müthiş bir keyif aldıklarını hissediyorum. Yaşıyorlar. Toprağa dokunuyorlar, kokluyorlar, eğiliyorlar kalkıyorlar, yuvarlanıyorlar. Birbirlerinin içine geçiyorlar, birbirlerine dokunuyorlar.  Zaman hiç şüphesiz onlar için farklı akıyor. Ve yeryüzü onlara bizim ulaşamadığımız bir sırrı/keyfi/bilinmezliği bahşediyor.

Sevgili Flore / Marakeş 2

19.4.15

Sevgili Flore

Kitabını, kitap satılmayan bir şehirde buldum. Elime aldığım an aşık oldum. Fotoğraflar olağanüstü, ve sayfalarıda çok güzel fotoğrafların basıldığı. Dokunmak çok keyifli, keza kapağı da öyle. Dokunmaya doyamıyorum.
Tanıştığımıza çok memnun oldum.

sevgiler,

yasemin

not: Kapağı gördüğümde arapça harflerin ne kadar güzel olduğunu keşfettim. Sürekli din ile, geri kalmışlıkla ve hatta terörle bağdaştırılan bir dile bağımsız bakamamışım. Oysa hep etkilenmeden, etiketlemeden bakmak çok önemli hayatta. Kelimelerin akıcılığı ve rastlantısallığı, hayatla çok güzel örtüşmüyor mu?

Marakeş I

18.4.15


Göz nadiren takılmaz bir şeye, taş oymaları yerini mavi yeşil mozaiklere bırakır, mozaikler çaydanlıktan süzülen çaya, çay çeşmenin tersine akan suyuna. Biçimleri takip edebilirsin yönünü bulmak için, ama yeri geldiğinde kokuların seni götürmesine izin vermelisin. Toz kokusu, ardından beliren taze nane kokusu ve aşağıya doğru yürümeye devam edersen duyumsanmayı bekleyen adını bilmediğin onlarca baharatın, meyvenin, yağın kokusu.
.
Karmaşık sokaklar, sokakların iki yanında yükselen kiremit rengi duvarlar ve duvarların yüzeyindeki tek açıklık kapılar. Büyük ahşap kapılar, ardındaki yaşamın tek işareti. Bu şehirde kapıların başka bir sırrı var. Geçtiğim her kapının ardında kendimi,  ortasında yüksek palmiyelerin ve muz ağaçlarının bulunduğu, taş oymalarla kaplı duvarların çerçevelediği, mozaiklerle bezenmiş avlularda, riadlarda, saraylarda buldum. Geçtiğim her kapının ardından büyülendim.
.
Bir riadda kaldım. Güneş ışığının cömertçe tüm avlusunu aydınlattığı, arap melodilerinin duvarlara değerek yayıldığı,  uzun ağaçların gölgelendirdiği avlusunda şiir okumayı sevebileceğin bir riad. Günlerce burda kaldığımı, ve bir kitap yazdığımı hayal ettim. Hava güzeldi ve kelimelerim arapça harfler gibi yayılarak, kayarak, yuvarlanarak onlara verdiğim anlamlara gömülüyorlardı. Doğudan, kaktüslerden ve bir de develerden bahsediyordum. Yazdığım tüm yazıları orada bıraktım. Çektiğim tüm fotoğraflarla birlikte.
.
Bu yazıyı yazdığım masadan süzülen kokuya bıraktım kalemi. O kelimelerimi yönlendiriyor. Oradan aldığım sabunlar, boya pigmentleri, bir kilim, argan yağı, hasır şapka, taşlar ve bir kitap. Tüm şehrin kokusunu tutuyorlar, doğa bilimcilerinin açıklayamadığı en küçük parçacıklarında. Her geçen gün biraz daha kayboluyor, tüm canlı renklerinin giderek soluklaştığı anılar gibi.

Fotoğraf: Yasemin Özeri

Çamaşır İpleri

26.10.14


Geçtiğimiz ay kısa bir Paris seyahati yapıp ardından da Ankara'ya geçtim. İstanbul'dan ayrı kalınca şehrin etkisini daha bir net anlıyor insan. Stresini, baskısını, güzelliğini, çirkinliğini, sorunlarını her şeyini gözden geçirirken buldum kendimi. 

İstanbul sokaklarından geçerken kentin düzeninin, yapıların insanların yaşayışlarıyla ne kadar zıd olduğunu görüyorum. Hatta size Calvino'nun 'Geometrik rasyonellik ile insan yaşamlarının iç içe geçmiş yumağı arasındaki gerilimi...' diye başlayan cümlesini tam da dile getirmek istediğim şeyi ne güzel betimlemiş diyerek yazmak istiyorum. Bu gerilim işte bahsettiğim. İki binanın arasına çekilen çamaşır ipi bu gerilimin görsel metaforu olabilir hatta. Bu gerilimi Ankara'da çok yaşamıyor insan.  Nedeni ise şehrin baskın binalarının, kimliksiz düzeninin insanların üzerine hükmetmiş olmasından kaynaklanıyor. Yani insanlar bir şekilde sunulan düzene kendi yaşamlarını değiştirerek adapte olmuşlar. O yüzden bir çamaşır ipi dahi görmezsiniz binaların arasına gerilen. 3 oda 1 salon evlerinde çözümü üretip uygularlar. Kentin kimliksizliği, insanların gelenek görenek ve alışkanlıklarına bir sünger çekip onları tek düze bireylere indirgemiştir. İstanbul'da ise bireyler kent ile çatışma halindedir.
İstanbul insanı sokakta yaşamak ister. Açık alanda oturup çayını yudumlamak, halısını yıkamak, biberlerini asmak, yorganını silkelemek ister. O çamaşırlar açık havada kurumalıdır. Ama kentin yapısı buna izin vermez. Ve insan kentin yapısına tekil bir bireyin yapabileceği kadar etkilerde bulunarak çevresini değiştirmeye çalışır. Ufak tefek. Yola bir koltuk atar mesela, ya da isyerinin önündeki merdivene bir minder koyuverir. Bir balkon yaratır binasının bir köşesinden. Balkonun tepesine ona gölge olabilecek her hangi bir şeyi iliştiriverir. Daha bunun milyonlarca örneği var. Koca bir kentin mimarisini değiştirmeye yetmeyecek kadar küçük olan bu müdahelelere -en azından bu bir kaç satırda bahsedince bu kadar küçük müdahelelerin bir kent düzenin değiştiremeyeceğini düşünüyor insan- bir de uzaktan bakmanızı tavsiye ediyorum. İşte müthiş bir gerilim, değişime direnen ama değişmeyen ve değişen, eriyen bir kültür ve bir yandan değişen, ve değişmeyen bir kent yapısı ve İstanbul.

ilüstrasyon:Dominique Goblet

İnsanların yukarı düştüğü ve aşağı tırmandığı film

22.8.13


'Upside Down' filminin fragmanını izlediğimde çok etkilendim. Linki burada.
Birbirine komşu iki dünya var. Ve her ikisinin de kendine ait yer çekimi var.
Filmde geçen hikaye beni biraz hayalkırıklığına uğratmış olsa da, filmin güzel görüntüleri ve mekanları için izlenmeye değer diye düşünüyorum.
Filmdeki fikir çok başarılı ve yaratıcı, ama hikayesi duygusal olarak çok zayıf ve inandırıcılıktan uzak. Bu iki dünyanın birinin fakir diğerinin yoksul olması gibi detaylar metaforlarla yüklü olsada, çokta etkileyici olarak işlenmemiş.
Ama film boyunca sahnelerden, görüntülerden etkileniyorsun. Yakaladığın detaylar oldukça keyif verici.   Komşu dünyanın yer çekimine ait bir içkiyi içmek -üste resimdeki- gibi. Ya da her iki dünyadan insanların olduğu büyük çalışma mekanında insanların buluşması ya da tersine dönmüş bir dans pinstinde dans edenler.
Bir de başroldeki adamın okyanustan gökyüzüne düştüğü bir sahne vardı ki bence olağanüstüydü.

Merdivenler

25.2.12



Sokaktaki merdivenler bana hep ilham verici geliyor. Sokaklar birbirine bağlanırken farklı mekanlar oluşuveriyor. Hani düz bir yolu tanımlamak ya da ona anlamlar, işlevler yüklemek zorken merdiven olduğunda durum farklılaşıyor. İnsanların oturabildiği, çocukların oyun oynadığı, kimi zaman bir evin kapı önüne dönüşen düzlemler, bir sokağın karakteri ve onu tanımlayan her şeyi oluyor. 
Bir yandan tarihin kaydını tutuyor. İçine gömülmüş, eğrilmiş her basamak binlerce anıyı biriktiriyor üzerinde. 















Kendi kentimi, yaşadığım şehri, çocukluğumu geçirdiğim yerleri düşünüyorum. Hatırladığım tek bir merdiven aralığı var. O da Karum'un yanındaki merdivenler. Bence o merdivenler güzeldi. Bir tarafı parka dayanan duvardı. Basamaklarda yer yer ağaçlar vardı. Dolayısıyla hafif bir kuytuluğu ve gizlilik hissi vardı. Bence oldukça keyifliydi. Hala kullanılıyor mu bilmiyorum.  Ben  daha şehri terketmeden,  şehrin o bölgesini insanların terkettiğini düşünürsek kimse yoktur oralarda. 


Bir kaç kare

24.2.12




  Daniel Gebhart de Koekkoek





Mimar eli değmemiş bir ada Symi

14.1.12


Mimar kelimesi bugünlerde bana, müteahhit kelimesini duyduğumda hissettiğim ürpertiyi hissettiriyor.  Bu yüzden olsa gerek henüz mimarların ayak basmadığı bu adada, Symi'de bulunmaktan bayağı keyif aldım. Bir de turist mevsimi olmadığından insan akınına uğramamıştı ve en yalın, en kendi haliyle görme şansım oldu. 

-Ayaklarımın donmasına, çoraplarımın ıslanmasına, burnumun akmasına, duş alamamış olmama, soğuk olmasına, yolun çok uzun sürmesine, yolda midemin alt üst olmasına rağmen :)-


Symi adası insanların kendi algı ve ihtiyaçlarına göre şekillenmiş bir mimariye sahip. Hiç öyle mimarların 'el kitabı' neufertte yazıp çizilen ölçüler uygulanmamış. Mimarsız bir mimarlık tanımı böyle bir şey olsa gerek. Tamamen ihtiyaçtan oluşmuş mekanlar, alışkanlıklarla form bulmuş boşluklar, adanın kendine has dokusunu yaratmış. 

Sanki alışkın olduğumuz bütün ölçüler aynı oranda küçülmüş gibiydi adada. Evlerin büyüklükleri, kapı pencere boyları yollar vs vs. 


Mesela bütün evlere minik kapılardan geçiliyordu. Alçak ve dar. Nedense en çokta kapılara takıldım. Her yerde kapılar vardı. Küçük olmalarına rağmen aynı eve açılan bür sürü kapı. 





19.yy ın sonunda 22.500 olan nüfusu şimdi 2.500 müş. Ben adada yaşayan 4 ya da 5 kişi gördüm iki gün boyunca. Adanın boş ve terkedilmiş halininin uyandırdığı kopukluk duygusunu bir roman yazarı olsaydım daha iyi anlatabilirdim belki. Ama yinede denemek istiyorum anlatmayı:
Ada, sanki kaza geçiripte hafızasını kaybetmiş, ismini bile unutmuş bir insanın sahipsizliğini anımsattı bana.





Adanın ilk göze çarpan özelliği renkleri.  Hep böyle renkli miydi bilmiyorum. Bu aşağıda da renklenmeye çalışıp vazgeçmiş bir kapı var. Hatta mavi boya kapının önünde kurumuş halde öylece duruyordu. 




Adanın insan algısını alt üst eden oranları.
Sanki bir kaç merdivenle çıkılıveriyormuş gibi görünen bu tepeye sevgili çıkıp el salladığında bütün algım alt üst oldu.

Sonra bir  gemi yanaştı limana. Eminim ki o geminin daha büyüklerini defalarca kez görmüşümdür. Ama size yemin ederim gemi geldiğinde hayretler içinde kalan küçük bir çocuk gibi  'vauvh ne kadar da büyük bir gemi' diye haykırdım.

Alın bir yanılgı daha.


Boşlukta beliren devasa gökkuşağı. 



Yaşasın mimarsız mimarlık.

the end

Cephelerin söyledikleri

17.12.11


Bir kentteki binaların cepheleri o kent hakkında çok şey söyler.


Siyah beyaz fotoğraflardaki sokağım.





kaynak: http://www.mimdap.org/


Merdivenlerin tanımladığı mekanlar üzerine bir yazı yazmak için internetten görsel ararken mimdap ın sayfasındaki bu görsellerler karşılaştım. Bu fotoğraftaki yer Galip dede caddesinin bitimi, yüksek kaldırım.
Bu caddenin tepesindeyim ben. Arada bu yokuşu inip çıkmam gerekiyor. Bu yokuşu inip çıkmak hiç öyle bu eski siyah beyaz fotoğraflarda göründüğü gibi keyifli değil.  Bir kere aylarca kazılıp tekrar tekrar yapılan sokak, taşları ve kaldırımlarıyla çok çirkin. Tanımlayacak en güzel kelime bu : çirkin.
Caddenin bitimi ise kararsız. Taşlar yarım kalmış, ne kaldırım ne yol hiç bir şey tanımlanmamış. Oraya varan yaya ne yapacağını şaşırıyor, aynı şekilde  araçta ne yapacağını ne yöne gideceğini bilemiyor.   Tuhaf bir halde yani.
Bir de eskiden olan oran ve ölçüler bu kadar insalcılken, yaklaşım bu kadar sakinken ne oldu da bize bu hale geldik anlayamıyorum.

Barınak Oyunu

14.12.11

Fotoğraflara bakın. Tek tek. Sonra o evlerde yaşadığınızı hayal edin. Sabah orada uyandığınızı, o kapıdan çıktığınızı, komşularınızla karşılaştığınızı, ve onlarla konuştuğunuzu. 
Sonra çocukluğunuzu orada geçirdiğinizi düşleyin. Kaç arkadaşınız olurdu acaba? Onlarla ne oynardınız? Saklambaç oynarken nereye saklanırdınız? Ya yalnız kalmak için nereye kaçardınız?  Sonra anılarla beraber ne biriktirirdiniz acaba? Ne koleksiyonunuz olurdu? Kum mu, taş mı, toprak mı, kelebek mi, yaprak mı?
Sonra olabileceğiniz insanı hayal edin. Şimdi olduğunuz insandan ne kadar uzakta?





















 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger