ASYA NOTLARI 4 / DOĞU + BATI

24.4.17


Vietnamlılar kadar gezginler de çok ülkede. Gezgin ile turisti ayırabiliyorsun birbirinden. Gezginin kalkanları yok. Turistler ise hep şaşkın, hep yargılayıcı ve uyumsuz. Vietnamlıları bazen anladığımı hissediyorum, topraklarına ziyarete gelen batılılar onlara neden garip geliyor bunu anlıyorum. Batılılara nelerin tuhaf geldiğini de görüyorum.  Doğunun topraklarında batı düşüncesiyle eğitilmenin sonucu bu galiba; iki tarafı da anlamak.


Turizme kucak açmaya çalışan Vietnamlıların, gelen batılılara davranışları çok şey anlatıyor. Onların düşünce biçimiyle batılıların ki kesinlikle iki zıt uç.  Vietnamlılar batılıları anlamaya çalışmışlar, anlayamamışlar ve anlamlandıramamışlar. Sonra da anlamaya çalışmayı bırakmışlar. Ve batılıların bitmek tükenmek bilmeyen isteklerine çözüm üretmeye çalışmışlar.

Misal batılıların kendilerine seçenek sunulması isteği. Bizim de öyle. Hep bir seçeneğimiz daha olsun istiyoruz. Vietnamlılar için bu garip geliyor. Ama batılılara seçenek sunuyorlar. Örneğin Halong Bay turu. Bir sürü seçenekten birini seçiyormuşsun gibi hissediyorsun. Otelini seçiyorsun, kaç gün geçirmek istediğini seçiyorsun, gemini seçiyorsun. Bütün gün oradan oraya sürükleniyorsun. Teknelerle gemi değiştiriyorsun; bazı gemilerde bekleyip, bazı gemilerde yol alıp, bazı gemilerde geceyi geçiriyorsun. Sürekli farklı gruplarla bir araya gelip, sonra ayrılıyorsun ve günün sonunda yüzlerce insanla aynı yerde aynı otobüsü beklerken buluyorsun kendini. Tüm seçenekler aynı kapıya çıkıyor. Bu da Vietnamlıların batıyla dalga geçme şekli gibi bir şey. Büyük bir ihtimalle bu büyük bekleyen kalabalığa bakarken de yorgunlukla beraber kıs kıs gülüyorlardır. Çünkü onlar için müthiş yorucu ve karmaşık bir organizasyona dönüşüyor. 


Özgürmüş gibi hissettiren seçim yapma şansımız aslında topluma kaos ve bireylere de stres yaratmaktan başka bir işe yaramıyor.
Her seçim yani her kararın beni nasıl yorduğunu düşünüyorum. 
Bir seçim yaptığında her zaman  seçmediğin şeyin seni kemirmesini de seçmiş oluyorsun. Acaba diyorsun hata mı ettim, onu mu tercih etmeliydim. Durmadan geriye dönüp sorguluyorsun. Sonra paralel evrenlerde seçmediğin yaşamın uzantılarıyla bir gün karşılaşmayı umut ederek yaşıyorsun.  Tercih etmek sadece ve sadece tuhaf hisler kitlesiyle yaşamana sebep oluyor. Seçenekler arttıkça, seçilen şeylerin değerini göremez oluyorsun.

Vietnamlılara tuhaf gelen tüm alışkanlıklarımızı onların gözünden gördüğümde bana da tuhaf geldi.

ASYA NOTLARI 3 / HA LONG BAY'DE PUSLU BİR GÜN

23.4.17

Ha Long Bay’i anlatmaya çalışacağım.

Puslu bir gün.
Soğuk ve ara ara yağmurlu. 

Her kitabın bir zamanı vardır diye düşünürüm. Okunması için. Onu en iyi anlayabileceğin, hissedebileceğin bir anda okursun. Belki eline defalarca geçmiş olur, sayfalarını karıştırmış olursun. Ama kesinlikle bir zaman var, duygularının kitapla kesiştiği.

Yerler de böyle olabilir diye düşünüyorum. Tesadüflere çok fazla anlam yüklememek gerektiğini söylüyor bilim. Ama iç dünyamı gördüğüm bu yerde, hayatımın bu kesitinde Ha Long Bay’e gitmem tuhaf bir tesadüf değil mi?

Hanoi’den dört saatlik bir araba yolculuğu hazırlıyor bu yolculuğa. Onlarca pirinç tarlası geçiyorsun, her birinde bir duygunu bırakıyorsun. Ağaçları geçiyorsun, derme çatma kulübeleri, başıboş köpekleri, küçük köyleri. Bir gemiye biniyorsun sonra. Senin gibi bu yolculuğa çıkmayı düşünüp, yollarının aynı gün kesiştiği farklı insanlarla. Sanki onlar da duygularını bırakıp gelmiş gibi. Yaşayacağımız her şeye hazırız.

Kıyıdan yavaş yavaş uzaklaşıyoruz. Yağmurlu ve soğuk bir hava var. Ve aynı zamanda yaşadığım anı daha da sonsuzlaştıran bir sis. Küçük küçük onlarca adanın arasından geçiyoruz. Sis her şeyi büyük bir boşluğa çeviriyor. Burası, işte burası, bu büyük boşluk, bu büyük sessizlik içimdeki her şeyi yutuyor. Ve daha da derin de bir şeyi içime dolduruyor. Hiç bir şeye tutunamıyorum. Hiç bir şeyi tanımlayamıyorum. Bir gemide suyun üstünde sadece geçiyorum oradan. Hiç bir şeyim. Hiçbirşeysizliğin ortasındayım. Zaman yok. Yol aldıkça kayalar, adalar değişiyor. Ben değişiyorum. 
Gemiler görünür oluyor ve sonra görünmez. Bir dal görünüyor suyun üstünde sonra o da gözden kayboluyor. Sonra bir eldiven geçiyor yanımdan, suyun üstünde beyaz bir eldiven. Her şey o kadar soyut. Ama somut. Ve yol alıyoruz saatler sonra eldivenin diğer tekini de görüyorum.   
Her an sonsuzluğa açılıyor. Ve bu sonsuz anların içinde bir an var. Bir teknenin, küçük bir teknenin uzakta ama çok uzakta, sisin arasında belirdiği bir an. Bir adam var teknede. O boşluğun yokluğun hiçsizliğin ortasında, dünyanın bu köşesinde rüyalarımdaki yeri, o tekneyi o adamı buluyorum. Kesişiyor yolumuz ve ben bende kalan son duyguyu da ona bırakıyorum. Sonra onu bir kere daha rüyamda görüyorum. Halong Bay’den dönerken otobüste. O anı bir kez daha yaşatıyor.

Ölüm müdür nedir bilmiyorum. Belki başka bir zamanda başka bir yolculuk. Ama oraya döneceğimi hissediyorum.

ASYA NOTLARI 2 / VİETNAMLILAR

2.4.17



Bir ifade var yüzlerinde. Eziklikle kibarlığın karışımı bir ifade. Ama ne eziklik, ne kibarlık. 
Her akşam gün batımında insanın içini kaplayan boşluk duygusuyla başbaşa kaldığında, gün doğumu aklına gelip de bir anlığına, sadece bir anlığına mutlu olduğunu düşün; işte o ifade. Kabul edilmiş bir yenilgi gibi. Ama umudun olduğu. Anlatması zor. Bakışlarında, hareketlerinde, dillerinin dönmediği İngilizce konuşmalarında, bir ifade var. Anlatması çok zor. Cinsiyet ve yaşları yok. Bir erkekle bir kadını ayırt edemiyorum. Çocuklar haricinde herkes aynı yaşta kalmış gibi. Yaşlı ve genci ayırt edemiyorum. Meslekleri ayırt edemiyorum, kıyafetler aynı. Önüme çıkan tüm bu yargılardan arındığımda –erkek ya da kadın olması, genç veya yaşlı olması gibi- geriye kalan değerleri ilk defa bir toplulukta görebiliyorum. Bu insanları sevmemi sağlıyor. 

-
Vietnam yemeklerini yemekte zorlanıyorum. Otelin restoranında yemeğime umutsuzca bakarken garson yanıma geliyor, aynı zamanda yemeği hazırlayan da o olabilir. Meraklı bir şekilde yemeğimi neden yemediğimi soruyor. Ona yemekleri sevemediğimi söyleyemiyorum. Buna üzüleceğine eminim. Midemde bir sorun var diyorum. Bana biraz sonrasında muz getiriyor. Ve ben tam giderken arkamdan bir şeyler söylüyor. Anlayamadığımı belirten bir şekilde kafamı sallıyorum. Tekrar ediyor -kendine iyi bak-.  Dünyanın bu ucunda, tanımadığım ama benim için endişelendiğini hissettiğim bir ses tonu, kendime iyi bakmalıyım dedirtiyor. 
Onun resmini yapmaya çalıştım. Yukarıda. 

ASYA NOTLARI 1 / YAĞMURUN ÖĞRETTİKLERİ


Tayland, Kamboçya ve Vietnam seyahatlerinde aldığım notları aklımda kalanları yazmak istedim. Biraz karışık ve düzensiz.

1 / Yağmurun Öğrettikleri

Koh Samui adasında günlerce yağmur yağdı. Bazı günler hiç ara vermeden. Denizin maviliğini yok eden fırtınalar çıktı. Hava sıcaktı. Ama güneş hiç görünmedi.  Elimde telefonla sürekli hava durumunu kontrol ediyordum. Ne kadar şansız olduğumu düşünüyordum. Önce üzüldüm. Hatta çok üzüldüm. Sonra duygularımı bir kenara bıraktım. Sonuçta alt tarafı yağmur yağıyordu. Ve adadaki herkes yağmuru olduğu gibi kabullenmiş, yaşıyordu. Ben de öyle yaşamalıydım.

İstanbul’daki yaşantımı düşündüm. Her gün sabah hava durumunu kontrol edip sokağa çıkmamız ne kadar garip aslında. Kontrol ederken kontrol altında tuttuğumuzu sanıyoruz. Hava bizi buralarda fazla yanıltmıyor. –o da bizden bıkmış olacak ki elinden geldiğince sürpriz yapmamaya çalışıyor diyor sevgili-
Yağmur bekleniyorsa yağmur geliyor. Çok yağmur gelirse hava çok kötü diyoruz. Gri bulutları sevmiyoruz. Yıldırımlar korkutuyor. Ne bilim milyon tane duygu yaşıyoruz hava ile ilgili. Ne kadar gereksiz. Bu kadar çok duygu yüklemeye gerek var mı? Neden olduğu gibi yaşayamıyoruz ki? Neden kendimizi teslim edemiyoruz.


Durmadan değişen ve tahmin edilemeyen havanın Asya topraklarına öğrettiği çok şey olmalı. Ben de yavaş yavaş öğreniyorum.

KENDİME DÖNDÜĞÜM GÜN

26.2.17


1 ay oldu döneli Asya'dan. Dönerken ağladığım yerdeyim.
Hiç bir şey okumadım, izlemedim, koklamadım döndüğümden beri. Kafamı çevirip bakmadım olan bitene. Anılarım taze kalsın istedim. Durmaya ve durdurmaya çalıştım.
Bu yazı işte bu garip hal hakkında. Ait olma ve olamama üzerine. Hatırladıklarım ve unuttuklarım üzerine.

Hikaye şöyle başlıyor. Bir yere gidiyorsun, bir ana.
Alışman saniyeler sürüyor.  Bisikletinle sel basmış evlerin arasından geçerken bir his dolanıyor bedenine, aynı bir ritmin diline dolanması gibi. Yaşanmışlık hissi. Bu yağmurlar da hep bunu yapıyor dedirtiyor, evlerin su içinde kaldığı manzaraya ilk defa bakarken. Sanki her şeyin yerini biliyormuşsun gibi gidiyor, sanki herkesi tanıyormuşsun gibi selamlıyorsun. Ait oluyorsun. Uzun ağaçların seninle beraber büyüdüğünü sanıyorsun. Düşen hindistan cevizlerini topladığın sanrıların, anıların oluyor. Gerçek olup olmadığının bir önemi yok. Çünkü varlar ve içine doluyor. Yaşadığın her an, anılarını üreterek çoğalıyor. Ne kadar çabuk alışıyorsun ellerini birleştirip selam vermeye. El sıkışmayı da, öğrendiğin diğer her şey gibi, unutman zamanın en küçük birimi kadar kısa oluyor. Yeni alışkanlıkların ve yeni tavırların oluyor. Yeni tiklerin. Yeni hareketlerin, yeni kelimelerin. Ama hepsi sanki hep varmış gibi. İlk defa duyumsadığın kokular bile yeni anılarını çağrıştırmaya başlıyor . Çamurun, şelalenin, yağmurun, yaprağın, fillerin kokusu. Tüm bunları içine çekmeye doyamayan bu kişi benim başka bir halim. Başka bir ben. Korkuları olmayan bir ben. Tek derdi basitçe yaşamak olan. Bu kendimi tanıdıkça seviyorum.

Sonra dönüyorsun. Bir ev kurmaya çalıştığın yere. Bir iş sahibi olduğun yere. Dostlarının, ailenin olduğu yere.  Bir şeyler garip hissettiriyor. Ne olduğunu çözemiyorsun. Geride bıraktığın izlerden eskiden yaptığın şeyleri hatırlamaya çalışıyorsun. Fişlere bakıp hangi markete gittiğini, kitaplarına bakıp neler okumayı sevdiğini, çizdiğin resimlere bakıp neler hissettiğini, ilaçlarına bakıp hastalıklarını, dolabına bakıp hangi renkleri sevdiğini neler giydiğini anlamaya, hatırlamaya çalışıyorsun. Düşünüyorsun. Burası başka bir hikaye. Burası  o adamın* ın bahsettiği nesnel gerçekliğin yerini alan kurmaca bir hikaye. Hepimizin inandığı ve oynadığı. Bu hikayede bir rolün var. Demek ki diyorsun kendi kendine her gün repliklerini aklında tutabilmek için prova yapıyorsun. Burda yaşadığın her gün bu oyunun bir provası gibi. Ve bu oyun olmadığı an unutulmaya çok müsait. Çünkü bu senin yaşamın değil. Burda para kazanmak için çalışıyor, kendini ifade etmek için yazıyorsun. Para kadar kendini ifade etmeye de ihtiyacın var demek ki.

Gittiğin yere alışırken, döndüğün yere yabancılaşıyorsun.

Hatırladıkça farkediyorsun. Olmadığın kişiyi olduğunu bile anlamadığını.
Herkes nasıldı diye soruyor, oralar. Ama bir türlü anlatamıyorsun.
Ve yazmaya başlıyorsun.


*Yuval Noah Harari

İLKELLİK ÜZERİNE

4.2.17


İlkel insanların varlığı çok önemliymiş. Bunu bilmiyordum. Daha doğrusu üzerine hiç düşünmemiştim. Onlar insanlığın başka bir hali. El değmemiş bir hali bir anlamda. Ülkelerin, yöneticilerin, markaların, okulların, savaşların ulaşmamış olduğu insanlar onlar.
Bize de, bugüne kadar yamyam dediler onlar için, kültürsüz dediler, geri dediler. İlkel dediler. Evet doğru ilkeller zaten. Ama ilkel kelimesinin anlamını değiştirdiler. (bu anlamı değiştirilen kelimeler başka bir yazı konusu)
Nasıl olduysa üzerine hiç düşünmediğim bu insanlar bir kitapla hayatıma girdi ve merakımı arttırdı.
Sonra onların üzerine daha fazla okumaya başladım. Bir kitap hep başka bir kitaba götürür ya, sanki indiğiniz vagonda bekleyen diğer tren gibi. Bir yolculuk yaptım. En son Göğü Delen Adam ' a geldim. Daha önce bizim tarafımızdan onları okuduktan sonra, bu kitapla onların tarafından bizi okumuş oldum. Kitapta bir ilkel'in bizi anlatması var. Yaşamımızı, giysilerimizi, yaşadığımız mekanları, sokakları, alışkanlıklarımızı, düşünce yapımızı. Şu iki şeyi çok net anladım.
. Onların -ilkel insanların- olmasını tabi istemezler çünkü vahşiliğimiz ortaya çıkıyor.
. Onlar olmasa kendimize dışarıdan nasıl bakabiliriz?

Bir de keşfetmek kelimesi komikleşiyor, okudukça. Çünkü batı bilmem nereyi keşfettiğini kayda geçerken, orada yaşayan insanları, o topraktaki yaşamı tamamen yok sayıyor.

Girift

2.2.17


'Bir kitabın son sayfasını okuyor gibi hissediyordum' diye sözediyor bir aşçı hayatındaki önemli bir dönemi kapatırken. Günlerdir hissettiğim ama kelimelere dökemediğim duygu bu; bir kitabın son sayfasını okuyor gibi hissetmek.

Ocak ayında 36 yaşıma bastım. Yükseğe çıktıkça başım dönüyor. Duruyorum düşünmeye çalışıyorum. Aldığım yola dönüp dönüp bakıyorum. Yaptıklarıma bakıp ne yapmam gerektiğini düşünüyorum. Hayat durdu. Yaşadığım coğrafyada hayat durdu. Ben de durdum. Tasarım da durdu. Kıyafet yapmak anlamsızlaşmaya başladı. Çünkü insanlar artık kıyafetinin derdine düşemiyor. Kıyafetinin derdine düşen insanların tercihleri ise her zamankinden daha korkunç. Hayalimdeki o beyaz uzun gömlekleri giyen şehir silikleşmeye başladı. Herkes parlak renkler, gösterişli desenler, incikler boncuklar seviyor. Bunu kabul etmem lazım.

Instagrama bakıyorum. Tek düşenebildiğim insanların kafayı yemiş olduğu. Sokaktaki herkes kendi fotoğrafını en iyi açıdan çekmeye çalışıyor. Videolarını çekiyorlar, ve şimdi de canlı yayın. Sürekli birilerine birşeyler anlatıyorlar. -Şu an bilmem nereye doğru yürüyorum, bilmem neyi alıyorum- Kiminle konuşuyorsun diye sormak istiyorum. Kiminle konuşuyorsun, kime anlatıyorsun? Bazen bazı insanlarla tanışıyorum. Mantıklı iyi insanlar olduğunu düşünmeye başlıyorum. Ama sonra sosyal medya hesaplarına görüyorum. Aynı açıdan çekilmiş binlerce fotoğrafını gün ve gün yayınladığını görünce yaşama dair umutlarım yok oluyor. Bu leş denizin içinde ben de vardım. Yaptığım işlerin varlığını duyurabilmek için vardım. Ama çabamın ne kadar anlamsız olduğunu gördüm. Çünkü insanlar sadece boş şeylere önem veriyor. Ve ben de boş insan olmak için uğraştım. Aman hava ne güzel, aman hava ne kötü, yaz gelsin, kış bitsin, bunu yedim, şunu içtim. Ve salak saçma emojiler. Sonuç olarak sosyal medya teşebbüsüm başarısızlıkla sonuçlandı. Zaten popüler olmayan, popüler kültüre ait olma potansiyeli olmayan hiçbir şey bu sosyal medya dünyasında yer bulamaz. Bir de insan yayınlamaya başladı mı, kafa yapısı da eş zamanlı değişiyor. Bir şeyler yaparken -a bunun fotoğrafını çekeyim yayınlarım, bilmem neyi kesinlikle paylaşmam lazım gibi düşünceler, yaptığın ve yaşadığın şeyin önüne geçiyor. Blog internet dünyasının nostaljisi olarak kaldı. Ama ben hala blogları seviyorum.

İşime dönersek;  bir türlü çalışan insan bulamıyor olma problemi, gittikçe artan vergiler, ve ülke ekonomisinin tepetaklak oluşu da üstüne binince durum benim çözemeyeceğim kadar büyük bir düğüme dönüştü. Kabul etmem gerekiyor. Bu benimle ilgili değil. Bu benim hikayemin bir parçası değil. Hayatımı doların yükselişiyle yükselen maliyetlerimi hesaplayıp, beni hangi fiyat kurtarır yaklaşımıyla ürettiklerimin fiyatlarını koymaya çalışarak yaşamayı planlamıyordum.
İşe böyle başlamadım. Bu başkasının hikayesinde muhasebecilik yapmak gibi bişey. Öde hadi, yanında yıllardır çalışan kızın evlenince işten çıkıp -kocam izin vermiyor çalışmama- yasasının doğurduğu hak ile istediği tazminatı. Ah sevgili Yohji Yamamoto. Seninle tanışmayı ne çok isterdim.

Heyecanımı kaybettim. Bir çok şeye karşı olan heyecanımı.

Yazı yazmakta bunlardan biri. Bu blog. Kapatsam mı diye düşünüyorum. Gerçekten iyi birşeyler yazmak çok vakit alıyor ve çok sancılı. İnsan kendini sürekli deşip duruyor. Bu psikolojik olarak beni bitiriyor. Bir yandan herkes pozitif şeyler okumak istiyor. İşin gerçeği herkes kişisel gelişim kitaplarıyla kafayı bozmuş. Kendine inan, kendine güven, kendini sev. Falan filan. Ben güçlüyüm, ben şöyleyim, ben böyleyim. Bunu okusa mutlu olacak. Gerçekten bir şey yazdığımda o fikri tartışacak kimse bulamıyorum. Çok garip. Notlarımı bir araya getirip bir kitaba dönüştürdüm. Yakınımdaki insanlar bile okumadı. Galiba sıkıcı kalıyorum.

Sanki daha rahatlatıcı şeyler yapmalıymışım gibi hissediyorum. Düşünmek yerine düşünmemeye odaklı şeyler. Heykel yapmak gibi. Ellerinle bir trans haline geçme şekli. Ufak birşeyler yapmayı denedim. İyi hissettirdi. Bir de seyahat etmek iyi hissettirdi. Uzaklaşmak ve hiçbir şeyi düşünmemek. Ama bu seyahatin Asya kıtasına olduğunu da vurgulamalıyım. Sıradan topraklar değil. Asya kıtasının o dingin, sakin toprakları. Ordan oraya gittiğimi, notlar tuttuğumu, ve gönüllü olarak bir okulda çalıştığımı hayal ediyorum.

Bu kahrolası telefonlar ve sosyal medya yüzünden fotoğraf çekmekten bile bıktım. Çünkü herkes fotoğraf çekiyor ve herkesin ve her yerin fotoğrafı çekiliyor. Herkes fotoğraf çekmek için yaşıyor. Güzel fotoğraflara bakmak hala çok keyif veriyor. Ama o fotoğrafları çeken kişilerden biri olamayacağımı anladım. Bazen unutmamak için çekeyim diyorum. Halbuki çektiklerimi daha çabuk unutuyorum. Yani unutmamak için bakmak gerekiyor. Bazen polaroid çekiyorum ama son zamanlarda çektiğim hiç bir şeyi beğenmiyorum.

Kurumuş gibiyim ve çevremdeki bitkileri bile kurutuyorum.
Şimdilik durumum bu.
Bir kitabın son sayfasındayım.

İnsanları Anlamamak

3.12.16


İnsanları anlamadın. Onları dinledin, onları sevdin, onlara yol verdin, kuyrukta önüne geçmelerine ses etmedin, sana yol soranlara büyük bir sabırla bildiklerini anlattın, sana fikrini soranları da eliboş göndermedin, ama anlamadın. Kitaplar okudun, filmler izledin, sokakta izledin onları ama yine anlamadın.  Onlar gibi olmaya çalıştın, onların dilini öğrendin, onlar gibi giyindin. Selam verene selam verdin, 'selâmu aleyküm' diyene 'aleyküm selam' dedin. Kolay gelsin dedin, kısmet dedin, Allah yardımcısı olsun dedin. Kimliğini değiştirdin. Empati kurdun. Duyguların denizinde yüzdün. 
Ama anlamadın. 

Görseldeki heykel: Johnson Tsang

Zaman ≠ Yaşanılmışlıklar


27.10.2009 tarihinden


Koştukça, zamanın benimle birlikte daha da hızlı ilerlediğini hissediyorum.Çok fazla şey oluyor ve ben kendime bile anlatamadan, üzerine düşünemeden olanları unutuyorum.


Gözlerimi sımsıkı kapatıp beyimin dip köşelerinde ilerleyerek anları yakalamaya çalışıyorum . Yakaladığım her andan ileriye doğru gitme çabam ise bir anda ileriye doğru sarılmış bir film gibi, hiç bir detayı yakalayamadan beni olduğum ana atıveriyor. Çok fazla şey oluyor. Yaşananlar değer olarak varlığını sürdürmek yerine, harcanılmış kavramlar olarak yok oluyor. Okuduğum bir haber aklıma geliyor. Bir insanın bir haftada ortalama duyduğu, okuduğu, izlediği haber, orta çağda yaşayan bir insanın bir ömür boyunca aldığı habere eşit. Bu çokluğun içerisinde hiç olmadığı kadar sakin kalmaya başladım. Bazı şeyleri daha az dert etmeye başladığımı düşündüğümde aslında bunun nedeninin de bu çokluk olduğunun farkına vardım. Çünkü zaman bu yaşanılmışlıkla orantılı değil. Yaşanılmışlık zamanın içine alamadığı bir büyüklükte. Dolayısıyla her yaşanılmışlıktan kar etmek zorundasın ki, zamanı orantılayabilesin. Bu da şu demek: bir şeyleri dert edecek, bir şeyler için üzülecek, hayal kırıklıkları yaşayacak zaman yok. Yani yaşam bizi duygusallıktan koparmaya zorunlu hale getiriyor. Duygular, fikir ve düşüncelerin, stratejilerin gerisinde kalıyor. Karşılaştığın her olay, kişi matematiksel bir denklem gibi beliriveriyor. Ve sen bunlarla karşılaştığın an çözmeye başlıyorsun. Kaç bilinmeyeni olduğunu bile bilmediğin bu denklemler, her kişide ve olayda fark ediyor. Ama sen bu denklemlerle sadece yüzleştiğin an boyunca kafa yormalı, kapıdan çıkıp gittiği an sende bu denklemin kapılarını kafanda kapamalısın. Çünkü sağına döndüğünde başka bir denklem orada çoktan seni beklemeye koyulmuş oluyor. Ve söz konusu olan zaman içerisinde senin daha yapacak çok işin var. Kaç kişi varsa hayatında o kadar çok denklemin var. 


Belki de sevdiğin insanlar bu yüzden yok gibidir. Belki görüpte bir anda donakaldığım o kız için 'ne kadar silik' dememin nedeni de budur.(-Sanki yok gibi derken buldum ona bakan kendimi.) Sevgilinin de yanımdaki yokluğunu sevdim galiba ben.

Yazıya daha erken başlamalıydım. Bugün yaşamak zorunda olduklarım yazacaklarımında önüne geçti.

POST TRUTH

29.11.16


Aylar öncesinde bir sohbet esnasında birisi algılanan gerçekliğin üstünde demişti. Bu saptamayı çok sevmiştim. Hatta uzun uzun sevgiliyle üzerine konuşmuştuk. Farkına vardığımız ama dile nasıl getireceğimiz bilemediğimiz durumlardan biriydi.
Bir kere herkes kendi gerçeğine inanıyor. Ve bu gerçekliği de kendi algıladığı, hissettiği. Ve kimse gerçek-in peşinden gitmiyor gitmek istemiyor.
Bütün bunlar aylardır kafamı meşgül ederken, Sabit Fikir'de Oxford Sözlüğünün yılın kelimesini post-truth olarak açıkladıklarını okudum. Kelimenin açıklaması işe şu şekilde : Nesnel gerçekliklerin kamuoyunu şekillendirmede duygusal ve kişisel görüşlerden daha az etkili olması. 
Türkçeye post-gerçeklik diye çevrilmiş. İnternette biraz daha araştırdığımda hep politik olarak ele alınmış örnekler verilsede ben yaşamın bulduğu bütün çatlaklardan en içine kadar sızmış bir durum olduğunu düşünüyorum.

Resim: Peter Martensen

Bunlar Yaşanılsın Diye

6.10.16


Güneş, gölgeliğin arasından gözlerimi alıyor. Ama yine de bakmamı durduramıyorum, kısarak gözlerimi.  Yakması hoşuma gidiyor, bir eylül sabahını yaz diye yaşarken. İçeride sevgili uyuyor. Ben ise dışardayım. Ayağım suda, elimde bir kitap, gözlerimi güneşten alabildiğim her an bir cümle okuyorum. Sonra cümlenin bir kelimesine takılıyorum, bazen birden fazla. O an işte gözlerimi kapatıyorum. Hayaller kurarken uyukluyorum*. Gözlerimi açıp okumaya devam edip, güneşe bakıyorum, sonra camdan uyuyan sevgilinin gövdesine, sonra tekrar uyukluyorum. Yaz ayları bunlar yaşanılsın diye var aslında. Ayağın suda, başın güneşte, düşüncelerin gölgede, sevgili uykuda.
Her şey olması gerektiği yerde.

-

Zamanın geçtiğini güneşin tenimi yakmasından anlıyorum. Bir kum saatinin kumu gibi ışığı dökülüyor yüzüme ve tüm yeryüzüne. Belki aylardan sonra ilk defa zihnim bedenimin durduğu yerde. Kendim ile dünya arasındaki sınırın olmadığı yer burası; Tek yapman gereken şeyin yaşamak olduğu. Aynı aşağıdaki evin bahçesinde gördüğün kuzular gibi, ya da kayaya tutunmuş şu ince uzun bitkiler. Sadece yaşamak. O zaman işte insan, şu hayatı kahreden ve ölümcül bir zehir gibi yavaş yavaş kanına karışan korkuları duymuyor. Gündüzün yerini geceye bırakması acı vermiyor. İçin, kendi içini kemirmiyor anlamsız hissiyatlarla. Ruhun, aynı suyun bir havuzu doldurması gibi tüm bedenini dolduruyor ve serinliği içini kaplarken, parmak uçların bile yaşamı hissetmeye başlıyor. Ve her gün doğumunu, ve gün batışını aynı çoşkuyla kutluyor.
Kaktüsün dikenli meyvelerini toplayabilmek gibi bir mutluluktan bahsediyorum.

-

Görünmez olmayı istedik bu yolculuğa çıkarken. Yanından geçerken farketmediğin biri gibi. Varsın ama farkedilmiyorsun. İsimsiz olmayı istedik. Aynı hayvanlar gibi. Bazı günler hiç konuşmakdık. Düşüncelerini tetikleyen hiç bir şey kalmadığında geriye, yok olmaya başlıyorsun. Diğer renklere karışıyorsun, buhar oluyorsun. Yaşantının arka fonuyla aynı renk oluyorsun.

Aslında tüm bunlar varlığımızı unutmak içindi. Bütün mesele bu. Var olduğunu unutmakta. Basitçe yaşamak.

-

*uyuklamak: uyanıklıkla, uyumak arasında / hem uyumak hem uyumamak.

İki yarım

28.5.16


Bakıyorum. Önce bir bütün görüyorum. Sonra onların yarım olduğunu farkediyorum. Sonra iki yarım bir bütün yapıyor mu yapmıyor mu onu düşünüyorum.

*Yapan sanatçının adını not etmemişim. 

İLETKENLER

9.4.16


Bir kitap okudum. Şöyle diyordu: Bir dili sadece tek bir kişi konuşuyor diye o adamın bilgeliğini yok mu sayacağız?*
Diller ölüyor. Her gün. Bir dilin ölmesiyle dünya eksiliyor. Düşündüm. Hepimiz yabancı dil öğrenmeye çabaladık. Ama derdimiz hep o dünyada en çok konuşulan yabancı dili öğrenmekti. Oysa öğrenmemiz gereken ölmekte olan bir dil olmalıydı.

Hepimiz kendimizi büyük bir depo zannediyoruz ve her şeyi kendimize depolamaya çalışıyoruz.
Oysa bana kalırsa sadece birer iletkeniz.

Sevgili, hep bana ona anlattıklarımın onun için olan değerinden bahseder, bildiklerimi ona aktarmamın onun için olan öneminden.
Ben ise kendimi bir şey bilmiyormuş ve okuduğum öğrendiğim şeylerin hakkını veremiyormuş gibi hissettim hep. Mimarlık okudum, ama yapamadım. Bir şeyler yazdım ama dönüştüremedim, vs vs. Ama belki de öğrendiğim her şeyi ona aktarmak için öğrenmiş olabilirim. Çünkü ben okulun sıralarında bana hap gibi bilgiyi önüme sunan bilge insanları dinlerken o bu düzenin mağduru olarak mahrum kalmıştı o bilgiden. Belki de ben ona aktarmak için öğrendim onca şeyi - bir kitabı tek bir cümlesi için okumak gibi. Ben ona aktardım ki o,  o güzel fotoğraflarına dönüştürebilsin duygularını. Sonra onun fotoğraflarını gören başka biri, ondan etkilenip bir heykel yapsın. Ve biri onun yaptığı heykelden etkilenip mimarlık okusun.
Hatırlasana Yasemin sen de bir heykelden etkilenmiştin.



*Bahsi geçen kitap 'Yol Bilenler'. Ancak cümle birebir alıntı değil. 
**İletkenin İngilizcesi conductor aynı zamanda orkestra şefi anlamına geliyormuş. 


Su ve Bu *

26.3.16


Bugün beslenme günü. İlkokuldaki beslenme çantalarımızdan beslendiğimiz günlerden farklı. Gerçek bir beslenme. Ve dinleme. Dinlenme değil. Bir haftasonu klasiği. Kendini işine taşıdığın her günün ardından özlemini duyduğun arınma ve ayrıştırma günü. Çamaşırlarla beynini beraber yıkadığın, ama ayrı ayrı kuruttuğun gün. Yine de ikisinin de aynı rüzgarda uçuşmasına izin veriyorsun.
Geçen haftasonu kaldığın yerden çizmeye, yapmaya, boyamaya, okumaya devam ediyorsun.  Her şey bıraktığın gibi kalmış sanıyorsun, belki öyle olabilir ama kaldığın yeri hatırlamıyorsun. Olsun. Kalan kırıntıları parmağını yalayıp toplamayı ve yemeyi seviyorsun. Gün geliyor biriktirdiğin her şeyin kırıntılarından tat almayı öğreniyorsun. Ve aynı parmağınla bir kaç sayfa daha çeviriyorsun. Geriye doğru.
Düşünüyorsun. Düşüncelerinle beraber havalanan çamaşırlarını astığın çatıdasın.  Hiç bir şeyin olmadığını ilan etmiştin dünyaya. Mal varlığını açıklamıştın. Evin yok, araban yok, köpeğin yok. Sahip olmayı sevmedin. Ama insanların senden durmadan istiyor olmalarına akıl sır erdiremedin.
Kıyafet yapıp para kazanmaya çalıştın. Bir gün bir kadın geldi. Sana ressam olduğunu söyledi. Almak istediği bluzu uzatıp, resim satıp bunları alabiliyorum dedi. Yakındığı tonundan belliydi.  Sen de ona, ben de bunları satıyorum ama ben resim alamıyorum dedin. Senin ki yakınma değil, bilmediğin bir kabullenişti. Aradan günler geçti, tekrar geldi. Bu sefer beğendiği gömlek için indirim yapmanı istedi. Sana bir resim verirse ona indirim yapabileceğini söyledin. Küçük bir karalama da olabilir dedin sonrasında. Seni ciddiye almadı. Herkesin almaya odaklı olduğunu, vermeye yanaşmadığını anlaman için güzel bir gündü.
Say hadi aklına gelenleri. Bu hafta ev sahibin aradı, kiranı arttırmak istedi, bankan aradı şimdi hatırlayamadığın bir şeylere karşılık para istedi, bir reklamcı mekanında reklam filmi çekmek istedi ama para vermek istemedi, dilenci 1 tl istedi, devlet bilmem ne vergisini istedi, her şeyi yanlış anlayan marangozun üstüne para istedi, elektrik idaresi bile telefon açıp bir şeyler istedi. Tam uçan kuşa bile borcun var herhalde diye düşünürken, kuş havada bir takla attı. İşte o gün ilk defa taklacı kuşların farkına vardın. Utan! 35 yaşındasın. Ve havada takla atan kuşlardan habersiz kalmışsın. Kuş senden bir şey istemedi. Çünkü kuşlar hiç bir şeye sahip değillerdir ve konuşamazlar. Bir canlı türü düşün ki, konuşmaya gerek duymasın. Ve insan, kuştan daha üstün yaratıklar olduğunu fen kitabına yazıp ilkokulda tüm çocuklara bunu okutsun. Kuşlar konuşamıyorlar, böylece ne bilim mesela örümcekten bir şey isteyemiyor. Sadece yaşıyor. Sadece yaşamak. İşte yapamadığın ve ihtiyacın olan o şeyi o gün anladın. Sen zaten içi doldurulan, bir sürü anlamları olan kelimeleri sevmedin. Hiç bir zaman. Kelimelerin, gerçek anlamlarını yitirdiğini düşündün onca benzetmelerin.
Yaşamak. Sadece yaşamak. İşte kuşlar bunu yapıyordu.
Bunu anladın, o gün çatıda, kuruyan çamaşırların arasında, kuşları izlerken. İhtiyacın olan da buydu, yaşamak için. Su ve bu.


*Yazının başlığı, dünyada ki en güzel kitap başlığından esinlenerek yazıldı. Bu Su.

Yontmak

13.3.16


Yontmak kelimesini seviyorum.
'Bir şeye istenilen biçimi vermek için dış bölümünü keskin bir araçla biçmek, kesmek'  şeklinde bir tanımı var, fakir türk dil kurumunun online sözlüğünde.

Bir heykeltraşın bir taşı yontması bana olağanüstü geliyor. Kocaman bir taşın küçük bir heykele dönüşmesi;
2 mm doğup, 2 ton ağırlığa kadar ulaşan güneş balıkları kadar olağanüstü.

Güneş balıklarını merak ediyorsanız, buyrun vikipedia nın korkunç anlatımına. https://tr.wikipedia.org/wiki/G%C3%BCne%C5%9F_bal%C4%B1%C4%9F%C4%B1   
İlk iki cümlesi şöyle:

Güneş balığı ya da Ay balığı (İngilizceSunfish)(Mola molaLatince mola değirmen taşı demektir), Molidaefamilyasına ait balık türüdür. Lezzetsiz ve kötü kokan etinden dolayı ticari değeri yoktur.

Özellikle ikinci cümlesi insana; balıklar kendi aralarında toplanıp, insan için lezzetsiz ve kötü kokan etinden dolayı ticari değeri yoktur, yazan bir sözlük yazmadıkları için insanlardan daha akıllı dedirtiyor. 
Açıklmanın devamında şöyle diyor: Eti yenilmediğinden, insanlar için hiçbir değeri olmasa bile ay balıklarının sayıları denizlerin kirlenmesiyle azalmaya devam etmektedir. Bilgiye erişim. 


Neyse konumuza dönelim. Kelimemiz yontmak. 


Bir gün oturdum, taşçıdan aldığım büyük bir taşı yontmaya başladım. Aklımda bir şekil vermek yoktu. Sadece yontmak istedim. Hissini yaşamak istedim. Bir taş, toz diye tanımlayabileceğim küçük parçalar atılarak yontuluyor. Taş toza dönüşüyor. Büyük bir zaman ve güç sarfederek.
Sonra yontmak, garip bir hazzı getiriyor. Sanki yontarak zamana yayılabiliyorsun. Hani o  zamanı delme isteği varya, kendine yer açmak için, işte yontarak zamanı delebiliyorsun sanki. 

Yontarken taşa şekil vermenin ne kadar zor olduğunu gördüm. Taşın yüzeyindeki çukurlara dalıp, onları büyütürken bir şekil veriyor olmanın da müthiş bir hazza dönüşebileceğini anladım. 
Sonra yontmaya devam ettim. Çünkü yonttukça gerçekten yontası geliyor insanın. Hele de benimki gibi, bir şekil verme amacın yok ise, yontarak taşı yok etmen mümkün. Taşın toza dönüşmesi ve açık kalan penceren esen rüzgarla dağılması an meselesi, arkasında bir iz bırakmadan.

Bir şeyi daha farkettim. Taşın olduğu hali, o halinin yontarak verebileceğin bütün şekillerden daha güzel. Öyle hissettim


Yontmak kelimesinin bir de insanda kullanılan hali var. Hani hepimiz yontuluyoruz ya. Yaşam bizi yontuyor. Ruhumuzu, duygularımızı yontuyor. Bunu çoğunlukla bir şekil verme amacı olmadan yaptığı için yontukça yontuluyoruz. 
Sonra,  bu yukarıdaki çalışmaya denk geldim. Ayakları yontulan sandalyeye. Aniden biten filmler gibi izin verirseniz yazıyı bitirmek, ve hala sandalye kalabilmeyi başarmış, (tabi üzerine oturalamayan bir sandalye ne kadar sandalye ise), bu çalışmaya uzun uzun bakmanızı istiyorum. 
  
the end

Görseldeki çalışma Jamie Pitarch'e ait. 
 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger