ETKİ

28.5.16


Galiba beni son zamanlarda en çok etkileyen sanatçı Berlinde De Bruyckere. Yıllar önce şunu yazmışım:  link , onunla ilk tanışmamın ardından.  İlk karşılaşmamın ardından ise büyülendiğimi söylemek istiyorum. Tarifi imkansız tuhaf duygulara sürüklüyor yaptıkları. Yüzeyinde gözünü gezdirirken, detaylarında kayboluyorsun, ve her bir detay seni başka bir yere taşıyor. Deforme olmuş bedenler, sanki yaşadığımız hayattaki hislerin ruhu dönüştürdüğü şekillere benziyor. Hani yaşadıklarımız bedenimizde iz bırakır ya, o yaşadıklarımız ruhumuzu neye dönüştürüyor, ruh bedenin içinde nasıl bir şekle giriyor onların heykelini yapmış gibi. 

İki yarım


Bakıyorum. Önce bir bütün görüyorum. Sonra onların yarım olduğunu farkediyorum. Sonra iki yarım bir bütün yapıyor mu yapmıyor mu onu düşünüyorum.

*Yapan sanatçının adını not etmemişim. 

İLETKENLER

9.4.16


Bir kitap okudum. Şöyle diyordu: Bir dili sadece tek bir kişi konuşuyor diye o adamın bilgeliğini yok mu sayacağız?*
Diller ölüyor. Her gün. Bir dilin ölmesiyle dünya eksiliyor. Düşündüm. Hepimiz yabancı dil öğrenmeye çabaladık. Ama derdimiz hep o dünyada en çok konuşulan yabancı dili öğrenmekti. Oysa öğrenmemiz gereken ölmekte olan bir dil olmalıydı.

Hepimiz kendimizi büyük bir depo zannediyoruz ve her şeyi kendimize depolamaya çalışıyoruz.
Oysa bana kalırsa sadece birer iletkeniz.

Sevgili, hep bana ona anlattıklarımın onun için olan değerinden bahseder, bildiklerimi ona aktarmamın onun için olan öneminden.
Ben ise kendimi bir şey bilmiyormuş ve okuduğum öğrendiğim şeylerin hakkını veremiyormuş gibi hissettim hep. Mimarlık okudum, ama yapamadım. Bir şeyler yazdım ama dönüştüremedim, vs vs. Ama belki de öğrendiğim her şeyi ona aktarmak için öğrenmiş olabilirim. Çünkü ben okulun sıralarında bana hap gibi bilgiyi önüme sunan bilge insanları dinlerken o bu düzenin mağduru olarak mahrum kalmıştı o bilgiden. Belki de ben ona aktarmak için öğrendim onca şeyi - bir kitabı tek bir cümlesi için okumak gibi. Ben ona aktardım ki o,  o güzel fotoğraflarına dönüştürebilsin duygularını. Sonra onun fotoğraflarını gören başka biri, ondan etkilenip bir heykel yapsın. Ve biri onun yaptığı heykelden etkilenip mimarlık okusun.
Hatırlasana Yasemin sen de bir heykelden etkilenmiştin.



*Bahsi geçen kitap 'Yol Bilenler'. Ancak cümle birebir alıntı değil. 
**İletkenin İngilizcesi conductor aynı zamanda orkestra şefi anlamına geliyormuş. 


Yontmak

13.3.16


Yontmak kelimesini seviyorum.
'Bir şeye istenilen biçimi vermek için dış bölümünü keskin bir araçla biçmek, kesmek'  şeklinde bir tanımı var, fakir türk dil kurumunun online sözlüğünde.

Bir heykeltraşın bir taşı yontması bana olağanüstü geliyor. Kocaman bir taşın küçük bir heykele dönüşmesi;
2 mm doğup, 2 ton ağırlığa kadar ulaşan güneş balıkları kadar olağanüstü.

Güneş balıklarını merak ediyorsanız, buyrun vikipedia nın korkunç anlatımına. https://tr.wikipedia.org/wiki/G%C3%BCne%C5%9F_bal%C4%B1%C4%9F%C4%B1   
İlk iki cümlesi şöyle:

Güneş balığı ya da Ay balığı (İngilizceSunfish)(Mola molaLatince mola değirmen taşı demektir), Molidaefamilyasına ait balık türüdür. Lezzetsiz ve kötü kokan etinden dolayı ticari değeri yoktur.

Özellikle ikinci cümlesi insana; balıklar kendi aralarında toplanıp, insan için lezzetsiz ve kötü kokan etinden dolayı ticari değeri yoktur, yazan bir sözlük yazmadıkları için insanlardan daha akıllı dedirtiyor. 
Açıklmanın devamında şöyle diyor: Eti yenilmediğinden, insanlar için hiçbir değeri olmasa bile ay balıklarının sayıları denizlerin kirlenmesiyle azalmaya devam etmektedir. Bilgiye erişim. 


Neyse konumuza dönelim. Kelimemiz yontmak. 


Bir gün oturdum, taşçıdan aldığım büyük bir taşı yontmaya başladım. Aklımda bir şekil vermek yoktu. Sadece yontmak istedim. Hissini yaşamak istedim. Bir taş, toz diye tanımlayabileceğim küçük parçalar atılarak yontuluyor. Taş toza dönüşüyor. Büyük bir zaman ve güç sarfederek.
Sonra yontmak, garip bir hazzı getiriyor. Sanki yontarak zamana yayılabiliyorsun. Hani o  zamanı delme isteği varya, kendine yer açmak için, işte yontarak zamanı delebiliyorsun sanki. 

Yontarken taşa şekil vermenin ne kadar zor olduğunu gördüm. Taşın yüzeyindeki çukurlara dalıp, onları büyütürken bir şekil veriyor olmanın da müthiş bir hazza dönüşebileceğini anladım. 
Sonra yontmaya devam ettim. Çünkü yonttukça gerçekten yontası geliyor insanın. Hele de benimki gibi, bir şekil verme amacın yok ise, yontarak taşı yok etmen mümkün. Taşın toza dönüşmesi ve açık kalan penceren esen rüzgarla dağılması an meselesi, arkasında bir iz bırakmadan.

Bir şeyi daha farkettim. Taşın olduğu hali, o halinin yontarak verebileceğin bütün şekillerden daha güzel. Öyle hissettim


Yontmak kelimesinin bir de insanda kullanılan hali var. Hani hepimiz yontuluyoruz ya. Yaşam bizi yontuyor. Ruhumuzu, duygularımızı yontuyor. Bunu çoğunlukla bir şekil verme amacı olmadan yaptığı için yontukça yontuluyoruz. 
Sonra,  bu yukarıdaki çalışmaya denk geldim. Ayakları yontulan sandalyeye. Aniden biten filmler gibi izin verirseniz yazıyı bitirmek, ve hala sandalye kalabilmeyi başarmış, (tabi üzerine oturalamayan bir sandalye ne kadar sandalye ise), bu çalışmaya uzun uzun bakmanızı istiyorum. 
  
the end

Görseldeki çalışma Jamie Pitarch'e ait. 

Sevgili Flore / Marakeş 2

19.4.15

Sevgili Flore

Kitabını, kitap satılmayan bir şehirde buldum. Elime aldığım an aşık oldum. Fotoğraflar olağanüstü, ve sayfalarıda çok güzel fotoğrafların basıldığı. Dokunmak çok keyifli, keza kapağı da öyle. Dokunmaya doyamıyorum.
Tanıştığımıza çok memnun oldum.

sevgiler,

yasemin

not: Kapağı gördüğümde arapça harflerin ne kadar güzel olduğunu keşfettim. Sürekli din ile, geri kalmışlıkla ve hatta terörle bağdaştırılan bir dile bağımsız bakamamışım. Oysa hep etkilenmeden, etiketlemeden bakmak çok önemli hayatta. Kelimelerin akıcılığı ve rastlantısallığı, hayatla çok güzel örtüşmüyor mu?

Merhaba Annette, Tanıştığımıza Çok Memnun Oldum.

2.3.15


Sevdiğim sanatçılar şehre gelince kendimi mutlu hissediyorum. Mutlu hissetmek ne kelime, ayaklarım yere basmıyor. Sanki zamanı delip geçip, onlar beni ziyarete geliyormuş gibi uçarak gidiyorum yanlarına. 
Sevgili Giacometti Pera'da. 
Ne yazık ki sadece bir nefeslik küçük bir sergi. 
Ama özenli hazırlanmış (yormayan renkler, çerceveler, aydınlatma) ve çok güzel işlerin olduğu bir sergi. Andan koparıp kendi dünyasının içine çekebiliyor. 
.
Bu onun işlerini ilk kez yakından görüşüm. Şunu söylemeliyim; hiç bir fotoğraf, o etkiyi verememiş. Hayalimdekinden daha da ötede. 
.
Çok garip hislerle çevrili heykeller. Yaşadıklarına eminim. Sadece uzaktalar. Ama yaşıyorlar. Öyle ki 
hepsiyle tek tek tanışma isteği uyandırıyor.- Merhaba Annette, merhaba Diego, tanıştığımıza çok memnun oldum. Ben de Yasemin. 
.
Heykellerin boyutları ise olağanüstü. Sanki onlara çok yakından ya da çok uzaktan bakıyormuşssun gibi hissettiriyor. Ama arada hep bir mesafe var. Heykele biraz yakından bakmak için eğildiğinde ise sanki gizli gizli birini inceliyormuşsun gibi bir tuhaf bir duygu veriyor. 
.
Heykellere dokunarak bakmak özlemimi biliyorsunuz. En çok Anish Kapoor'da yaşamıştım. Ama nedense Giacometti heykellerine dokunmak istemedim. Sanki dokunursam onları rahatsız edebilirmişim gibi geldi. 
.
Sanatçıların yazı ve mektuplarının sergilenmesi ise bana hep biraz tuhaf geliyor. Sanki o sanatçı diye bütün gizli defterlerine bizim bakma hakkımız varmış gibi davranıyoruz onlara. 
.
El yazısı çok güzel ama. 
.

Dünyanın En Keskin Bıçağı

6.12.14


Cuma akşamı, yoğun ve karmaşık bir haftanın akşamı ne düşünüyorum:

Biliyorsunuz ki ben mimarlık mezunu, sanatı ve tasarımı seven, ve yaratarak, ve üreterek yaşayan biriyim. (kendime ne mimar, ne sanatçı ne tasarımcı ne de bilmem neci diye ad takmak istemiyorum, bundan nefret ediyorum) 
Uzun bir süredir tasarımla uğraşmanın sonucunda (hatta bu aralar bir de iç mekan ve mobilya tasarımına bulaştım) gözlerimin hassas bir terazi kıvamına geldiğini söylemek isterim. Hatta o kadar hassaslaştılar ki orantısız, yapay, uyumsuz, çirkin bir şey gördüğümde gözlerim ağlamak istiyor ve şayet bunu yaptığında kan akacağını biliyorum.

Bu arada gerçekten güzel olmayan, orantısız, uyumsuz bir şeyi diğerinden ayırmada çok fazla hızlandığımı ve bu konudaki beğenilerimin, dünyanın en keskin bıçağından daha da keskin hale geldiğini söylemeliyim. (bu yukarıdaki videoyu şimdi konuyle ilşkilendirebilmişsinizdir)

Açıklanamayanlar

30.11.14


'' Sürekli bir şeyleri açıklamaya çalışıyoruz. Bazen kendimizi açıklamaya çalışmamız yetmiyormuş gibi başkalarını da açıklamaya çalışıyoruz. Örneğin:
Bir intihar haberi alıyoruz. İntihar haberinden bir kaç saat sonra da gelen açıklamaları okuyoruz: Annesinin ölümüne üzülmüştü, bilmem neyi kaldıramadı, depresyondaydı, sevgilisinden ayrılmıştı vs vs.
Belki de intihar gibi, bazen hiç bir şekilde açıklanamayacak bir şeyi bile açıkladığımızı sanıp içimizi rahatlatıyoruz. ''

Tam olarak buna benzer şeyler düşünüyordum, Rodin müzesini gezerken. Çünkü sürekli insanlar kulaklarında dinleme cihazları Rodin in neyi neden yaptığını duymaya çalışıyorlardı. (Oysa biraz daha dikkatli dinleseler duyabilecekler, heykelleri)

Demek istediğim bu dünyada her şeyin bir açıklaması yok ve olmak zorunda da değil.
Hatta dünyada güzel olan bir çok şeyin açıklaması yok.

Duvara yasladığım fotoğrafın, tesadüfi karşılaşmaların, sevgilinin kokusunun sindiği tişörtlere olan bağlılığımın, resmin yüzeyinde kalan fırça kılının, koparıp atamadığım kurumuş dalların. 

yukarıdaki heykel: Rodin

Musée Rodin

23.11.14


Çatımızda sevgiliyle dinlediğimiz müzik geldi aklıma, müzenin heykellerle dolu bahçesini gezerken. Notalar havaya doğru akıp giderken kulağıma değen melodi olağanüstüydü. Başka bir şekilde dinlemekti bu. Beni çok etkilemişti.* Benzer bir duyguyu bu açık alanda donup kalmış taşlara bakarken hissettim. Başka bir tür özgürlükleri vardı sanki. Varlıkları etkileyici ve keskindi. 
Bir ağaç gövdesinin hemen yanı başında, onun gibi hafif eğilmiş. Suyun kenarında, bedeninin kıvrımlarına dolan yağmur suyuyla. Ya da yerde uzanmış, düşen yaprakların seslerini dinliyor. 









-Yer: Rodin Müzesi / Paris
-Fotoğraflar: İbrahim Zengin

*Hatta şu yazıda biraz bahsetmişim.



İlham #24

21.11.14


Sanat Sepet

17.11.14


Dün Contemporary İstanbul'u son gününde yakaladım.

Geçen Contemporary notlarım a şöyle bir bakınca değişen pek de bir şey olmadığını söylemeliyim. Kalabalığa çok dayanamadığım için tamamını gezemedim. Gerçekten inanılmaz kalabalıktı.
İşler bana yine çok fazla ve zorlama geldi. Her şey olabildiğince canlı, parlak, abartılı ve garip dedirtiyordu. (iyi anlamda bir garip değil). Sanki görülmek için biraz fazla çabalıyorlarmış gibi. Ve şaşırtmak için ellerinden geleni yapmışlar sanki.

Bu sene gerçekten çok beğendiğim 3 iş oldu.

1. Şükran Moral'ın Balkon Performansı.
2. Zimoun'un yerleştirmesi.
3. Bu yukarıdaki Berkay Buğdanoğlu tablosu. Ne yazık ki görüntü etkisi hakkında hiç bir ipucu vermiyor. Ama gerçekten çok etkileyici duruyordu.


İlham #23

3.11.14

Marie-Josée Roy

Hiç Durmadan Susmak

2.11.14


Marina Abramoviç müzede, bir odada 736 saat boyunca hiç konuşmadan bir sandalyede oturdu ve karşısına oturan insanla sadece bakarak iletişim kurdu. Karşısına oturan insanın dilediği kadar gözleriyle konuştu.
Burda ve burda bu insanların portreleri var.
Acaba ne hissettiler ve neden bu kadar duygulandılar?

--
Bu yazıyı aylar önce yazmaya başlamış bitirememişim. Sadece çok etkileyici olduğunu ve göz gezdirmenizi tavsiye ederim.



Paris #1

10.10.14


Biri benim heykelimi yapmış.

Marc Perez

Kriko

31.5.14


Geçen hafta bir kitap aldım. Adı Kriko. Sözlüğe bakmadan etrafımdaki insanlara sordum ne anlama geldiğini. Herkes 'arabanın lastiğini değiştirmek istediğinde kaldırma için kullanılan bir alet' gibi bir tanım yaptı. Türk Dil Kurumunun sözlüğünde de benzer bir açıklama var. İnsan bu tanımı duyduğunda hiçbir şey hissetmiyor. Bir alet işte. Üstelik ilgi alanıma girmeyen bir konu hakkında bile diyebilir kendi kendine. 
Sonra internetten başka bir tanıma rastladım ki aldığım kitabın adına yaklaştığımı hissettim. 'ağır yükleri kısa mesafelere kaldırmakta' diye başlayan bir cümle. 
Ağır yükleri kısa mesafede kaldırma fikrini çok sevdim. Ve bu yukarıda gördüğünüz kendi krikomu çizdim. 

Yeni Dünyamdan Selam

13.5.14


33 yaşındayım. Ve beynimin içerisinde yepyeni bir dünya oluşmuş gibi hissediyorum. 
Gördüğüm, yaptığım, yarattığım her şey farklılaştı. Tüm düşünce sistemim değişti. 
Şöyle anlatayım: Bugüne kadar hep bir şeyler öğrendim, bir şeyler öğrettiler. Okumayı yazmayı, başka dilleri, dinleri, matematiği, geometriyi, sanatı, tarihi, felsefeyi, fiziği, coğrafyayı, mimarlığı, yapıyı, malzemeleri, mimarlık tarihini, sanat tarihini, fotoğraf çekmeyi, gitar çalmayı, plan çizmeyi, photoshopu, kimyayı, iklimi, bitkileri, arkeolojiyi, uzay ve gezegenleri, molekülleri, hücreleri, organları ve diğer herşeyi. Ve tüm bunlar beynimde parça parçaydı. Aynı taş parçaları gibi. Ya da odun parçaları, mermer tozları gibi. Bazı öğretilenleri ise çok iyi öğrenmiştim. Onlar ise güzel oyulmuş ahşap parçaları gibiydiler ya da mükemmel bir forma kavuşmuş mermerler. Ama yine de bir bütünlüğü yoktu. Hepsi kafamın içinde ayrı ayrı yerlerde duruyorlardı. 
Şimdi ise onları istediğim gibi bir araya getirip, bir şeyler inşa edip, sonra yeniden bozabiliyorum. Evet  o farklı oyulmuş mermerleri, ahşap tozlarıyla bir araya getirip, form almış ya da almamış taşlarla beraber öyle uyumlu bir araya getirebiliyorum ki, onlardan istediğim evleri, gemileri, kaleleri inşa edip bozup tekrar başka bir şey yapabiliyorum.  Hatta bazen tek tek varolan o parçaları bile kendim yeniden oyup yeni parçalar elde edebiliyorum. 
Kısacası öğrendiğim her şey birbiri arasında milyon kez etkileşime girip her seferinde yeni ve başka bir şeye dönüşebiliyor.  
Yeni bir yerdeyim. Bulunduğum yerden gördüğüm, aynı olan her şey birbirinden çok farklı. Ve ben onlarla istediğim gibi oynayabiliyorum. 
Yeni ve heyecan verici dünyamdan selam. 

İlham #7

13.11.13

Anish Kapoor

Contemporary Istanbul' dan Notlar

11.11.13


Güncel Sanat'ta Son Durum.

İstanbul'daki bu sanat fuarının ambiyansı ne yazık ki tüyaptaki ayakkabı fuarının ambiyansının ötesine geçemiyor. Kötü bir ışıklandırma, kötü duvar renkleri ve dip dibe asılmış bir sürü resim, tablo ve sürekli yankılanan gürültü. İnsan bir süre sonra boğuluyor. Bir de üzerine kalabalık ve sürekli fotoğraf çekenler eklenince gerçekten çekilmez bir hal alıyor. Halbuki bir sanat eserine bakıyorsun; gözlerin yorulmaması, ve odağın sadece baktığın şey olması gerekiyor. Ama malesef sanki Zara ucuzluğunda gibiyiz. Bütün mallar dökülmüş ve arasından iyilerini seçmeye çalışıyoruz. Kısacası bana ortam son derece keyifsiz geldi. Keyifsiz ve yaratıcılıktan uzak.
Aynı şeyi sergilenen eserlerin büyük bir kısmı içinde rahatça söylemem umarım yanlış anlaşılmaz.

Şöyle ki benim gözlemlerime göre sanat dendiğinde ki yaklaşım , ya da başka bir deyişle sanat eseri üreticilerinin yaklaşımlarını kendi çapımda gruplandırmaya kalktığımda şöyle bir tabloya ulaştım.

-Birinci sıradakiler: Sanat eserini bir dekor olarak görenler. Bu grup bir önceki cümlemde neden sanatçı değil de sanat eseri üreticisi demiş olmamı aslında açıklıyor. Bu gruptakiler bir tüccar bir iç mimar gibi olaya yaklaşıyor. Bence kabul edilemez bir durum değil. En azından içi boş bir çok sanat eseri diye tabir ettiğiğimiz çalışmadan daha iyi. Bir anlamda sanat eserine işlev de yüklüyor diyebiliriz. Bu grup çalışmalarını yaparken büyük bir otel lobisi ya da bir evin kocaman girişini düşlüyor olabilirler. Tamamen estetik kaygısı taşıdıklarını düşünüyorum.

-İkinci sıradakiler:  Warholcüler. Bu grup Warhol mirasını yiye yiye bitiremediler. Tek kaygıları çarpıcı olma. Bu kaygı o kadar yoğun ki yaptıkları şeydeki duygu veya estetik tamamen geri planda. Ben bu grubun gidişatını iyi görmüyorum. Çünkü başlangıç noktaları hep bir taklit. Gelişi güzel karalamalar, tekrarlar, canlı renkler, küfürler, kanlar, kendi çapında bir asilik, cinsellik, devasa boyutlar vs vs. İzin verirseniz Tracy Emincileri ve neon yazıcılarını da bu gruba almak istiyorum. Bu grup sesini bağırarak duyurmaya çalışıyor ama çok gereksiz çünkü zaten söylemeye çalıştıkları şeyi çoktan biliyoruz.

-Üçüncü grup: Satılma veya dikkat çekme derdi olmayanlar. Doğrusunu söylemek gerekirse bu grubu seviyorum. Çünkü bir dertleri var. Dikkatlerini çeken bir durum var ve bunu size dokunarak iletebiliyorlar. Hal böyle olunca sanatçının kendisinin ya da genel olarak yaptıklarının, hayat hikayesinin hiç bir şeyin önemi kalmıyor. Bu grubun tek sıkıntısı bence o kravatlı sanata yatırım yapan amcaların gözünden kaçıyor olmaları. Çünkü onları anlamak ve hissedebilmek için başka bir ruh gerekiyor. (O küçük mdf leri boyayan sanatçıyı bu gruba dahil edebiliriz.)

-Dördüncü grup: Taklitçiler. Bu grup aynı osmanbey'deki tekstilcilere benziyor. Ne satıyorsa onu üretiyor. Ama dokunmaktan uzak olduğu için olmuyor.

-Beşinci grup: Malzmeye abananlar. Bu grup farklı malzeme kullanırsa bir sanat eseri ortaya çıkarabileceğini düşünüyor. Çalı çırpı çöp ne bulursa deniyor. Kimisi oluyor kimisi olmuyor.

-Altıncı grup: Sanatını konuşturanlar. Bu grup tekniği kullanmadaki ustalıkla öne çıkıyor. Zaman zaman teknik her şeyin önüne geçtiği için etkileyiciliğini kaybediyor. Ama zaman zamanda sizi gerçekten başka bir dünyaya götürüyor. Ve bunu başarabilenler gerçekten sanatçılar.

-Yedinci grup: Arayıştakiler. Bu grup yeni bir dil arayışında olanlar. Video, ses, görüntü gibi farklı alanlarla kendilerini besleyip sürekli bir deneme halindeler. Ben bu grubunda takipçisiyim. Çünkü onlara ihtiyacımız var.

-Sekizinci grup: Photoshopu yeni keşfedenler. Burda gerçekten iyi fotoğraflarla, iyi olmayanlar ayrışıyor. Bir de iyi kolajlarla, iyi olmayanlar da.

Artık günümüzde bir şeylerin bizi şaşırtması ve bizim herhangi bir şeye hayranlık duymamız çok zorlaştı. Pinteresti açıp art yazıdığımızda milyonlarca şey görüyoruz. Bu yüzden resim ya da heykelin tek başına yaptıklarının yeterli olmadığını düşünmeye başladım. Bence sanat artık bir deneyim yaratma derdine giriyor. Bu deneyimi yaratması içinde mekan, ses, ışık çok önemli. Ama her şeyden önemlisi tabi ki fikir ve uygulaması. Bence günümüzün en iyi sanatçılarından biri Marina Abromoviç. Çünkü tamamen insanlara yeni bir deneyim yaşatıyor. Bunu yaparken ister teknolojiyi kullan, ister basit objeleri hiç farketmez ama fikir her şey demek. Eğer sanat eserinin derdi bir duygu uyandırmaksa bunu kesinlikle deneyimle yaşamaya ihtiyacı var artık insanın. Bir şeylere dokunmalı örneğin. Artık sadece bakmak -dokunamadığımız heykeller- bir anlam ifade etmiyor. Bir şey yaşatılmalı ona. Öyle basit ayna esprileriyle olacak bir şey değil bu. Heyecanlanmalı, duygulanmalı ya da çoşmalı. Ama kesinlikle duyguların yoğun olduğu yere aynı arı kovanı misali bir çomak sokulmalı.
Diye düşünüyorum.

Ve herkese iyi pazartesiler diyip huzurlarınızdan ayrılıyorum.

Üstteki çalışma: Antoine Rose

Kırmızı

15.10.13


Anish Kapoor'un kırmızısı ile karşı karşıyayım.
Muazzam bir boşluk var karşımda. Yoğun bir hisse kapılıyorum. Ama bu hissi veren şey sadece form değil, seni alıp götüren kırmızının tonu. Bu nasıl bir kırmızıdır. Daha önce karşılaşmadığım görmediğim bir kırmızı. Ve sürekli kullanıyor o tonu.
Daha önce sevgiliyle kırmızı rengi üzerine konuşurken, bana kırmızı rengin içindeki siyahlığa baktığını söylemişti. Ben de kumaş seçerken sürekli kırmızının karanlığına bakıyorum. Bugün okudum ki: Anish Kapoor kırmızının içindeki karanlığın, siyahlığın maviden ve siyahın kendisinden bile çok daha farklı olduğunu düşünüyor. Bu düşünceye katılmamak ve kapılmamak elde değil.

İstanbul'da Anish Kapoor Sergisi

14.10.13


Anish Kapoor'la tanışmam mimarlık okuduğum üniversitenin birinci yılında bir ders çıkışı kütüphanede bulduğum bir dergiyle olmuştu.
Bu yukarıdaki görselin bulunduğu o dergi sayfası elimde internetten hakkında yazılmış yazıları okuyorum. (Evet bazı beğendiğim işlerin olduğu dergi sayfalarını gizlice yırtar, saklardım. O zaman bunu yaparak kamu malına zarar vermekten öte, işlediğim suç beğendiklerimi sadece kendime saklamış olmamdı.  Şimdi ise beğendiklerimi herkesle paylaşabiliyor olmam umarım suçumu biraz hafifletmiştir.)

Ona olan hayranlığım, her yaz tatilinde kumsalda kumdan onun yaptığı gibi boşluklar yaratmaya çalışarak ve onun yaptığı her işi takip ederek devam etti. Bazen çok şanslıydım çünkü bir çok galeri ve müzede işlerine denk geldim. Onun işlerini gerçek boyutta ve büyük mekanlarda gördüm. Hatta Seçkin Pirim'in ondan bahsettiği videosunda anlattığı gibi çaktırmadan işlerine dokundum.
Bence onun insanlara sunduğu inanılmaz bir deneyim. Bir kere baktığın hiç bir sanat eserine benzemiyor. Çünkü seni herhangi bir düşünceye veya öğretiye yönelten, hiç bir simge, anlatı, alt metin, hikaye, figür yok. Sadece bir boşluk var, bir kütle var, renk var, doku var. Ve orada öyle karşında hiç bir şey söylemeden var oluyor. Sen de bir anda onun karşısında donuyorsun, duruyorsun. Ve en önemlisi unutuyorsun; kendini, günlük hayatını, eve dönerken ekmek alim diye kendine söylenmeyi, havanın soğukluğuna rağmen giydiğin kazağın seni yakmasını, kestiğin parmağındaki sızlayan yaranı. İşte karşında zaman yarılmış ve sana farklı bir mekan sunuyor, doku sunuyor, bilmediğin formlar sunuyor. Boşluğun ve hiç bir şeysizliğin ortasındasın. Kimine dokunmak istiyorsun, kiminin içine girip kaybolmak. Yoğun bir his yaşamaya başlıyorsun. Ve insan anca arındıkça yoğunlaşabiliyor.

Yaptığı işlerin görüntülerinin, kusursuz olması gerektiğinden bahsediyor bir röpörtajında. Çünkü ancak kusursuz olursa o heykel/obje; o zaman gerisini görebilirsin diyor. O zaman onu aşabilirsin diyor. Bu düşünceyi çok sevdim, çünkü benimde kendi içimde vardığım bir nokta bu. Küçükken klasik gitar çalardım ve bir keresinde hoca bana çaldığım parçanın hissini verebilmem için parçayı kusursuz, hatasız çalmam gerektiğini söylemişti. Hiç şüphesiz bir notaya bile yanlış bassan, insanları müzikle götürmeye çalıştığın yerden ışık hızıyla geri döndürebilirsin. Ve o çıkardığın uyumsuz sesle bir daha kimse kendi düşüncelerine yolculuk yapamaz. Aynı onun gibi. Tasarımda da öyle. Kusursuz bir şey ortaya çıkarmalısın ki, -işçiliğiyle, malzemesi ile- insanlar onun ötesine geçebilsin. Bu düşünce onun yarattığı formlardaki kusursuzluğu açıklıyor.

Gelelim sergi mekanına ve sergiye. Sergi, Sakıp Sabancı Müzesindeydi. O müthiş bahçeli yer. Orda gördüğüm diğer sergilerle kıyasladığımda oldukça doyurucu bir sergi olduğunu söylemeliyim. Çok fazla çalışmanın olmasının yanı sıra bir kısım işlerin bahçede güzel yerlerde konumlanmış olması keyifliydi. Sonuçta bunlar bir heykel ve yerleri çok önemli. Müze mekanının elverdiği ölçüde iyi iş çıkarıldığını düşünüyor, ama keşke daha büyük mekanlarda, hatta mekanın kendisinin varlığını bile unutabileceğimiz çok daha büyük mekanlarda görebilseydik şu işleri demekten kendimi alamıyorum.

Bir de heykel sergilerinden iki temennim var. Birincisi bırakın elleyebilelim şu heykelleri. Duvara lütfen dokunun yazıları asılsın artık.
İkincisi nolur artık sergilerde fotoğraf yasaklansın. Sürekli birilerinin ellerinde kamerayla, sağa sola çekil demeleri dayanılamaz bir işkence.

http://anishkapooristanbulda.com



 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger