1 DAVETİYE

13.6.15


Bu fotoğrafta gördüğünüz kaşe, ibrahim'le hazırladığımız davetiye. Yeni mekanının açılışı için. Açılış ile ilgili tüm bilgiler kaşede yazıyor. Ve beyaza boyadığımız kaşenin, ve kutunun üzerinde hiç bir şey yazmıyor. Yani gerçekten basmanız gerekiyor ne olduğunu anlamak için. Uzun süredir yaptığım en sevdiğim tasarımlardan biri oldu.



Bir Mekan Düşlemek

18.3.15



Dekorunu yaptığım / tüm mobilya ve aydınlatmalarını tasarladığım no.21 (sevgilinin saç tasarım stüdyosu) 'in iç mekanından görseller.

Benim için çok keyifli bir proje oldu. Her bir duvarına, içeri süzülen ışığına, hacmine dokundum. Bir mekan tasarlamanın kesinlikle hiç bir şeye benzemeyen bir keyfi var. Dün mekanın fotoğrafları çekilirken, gelen insanları izledim, onların mekanla olan iletişimlerine tanık oldum. Konulan bir şeyle (masayla, duvarla, sandalye ile) bir mekan tanımlamanın ötesinde, insanlara bir eylem tanımlıyorsunuz. Ve insanların o eylemlerde bulunurken konulan objelerle erimesi bu işin başarısı oluyor bence.
Müşteri sandalyelerinin karşısında duran masaların altına gizlediğim çanta asma yerlerini keşfetmeleri bile hoşuma gitti.

Mekanı tasarlarken aklımda hep insanların birbirleriyle iletişime geçebileceği alanlar kurgulamak vardı. Galata'daki daha önceki yerleri insanların buluşma, paylaşma, sohbet etme mekanları gibi olmuştu. Orada yakaladığım duygu bu mekanın çıkışı oldu.

Mekanda ağırlıklı olarak ahşap kullandım. Mobilyaları şekillendirirken her zamanki gibi işlevsellikten yola çıktım ama hep estetik kaygılarla yol aldım. Ortaya gerçekten heykelimsi objeler çıktı. Bu anlamda malzemenin dilini iyi keşfettiğimi ve yorumladığımı düşünüyorum.
Sonuç olarak oldukça sakin, dingin, boşluğun var olduğu, dokuların birbirleriyle uyumlu olduğu keyifli bir mekan oluştu.

Mimar Notları*

15.2.15


Ahşabın büyüsüne kapıldım ve betonun, ışığın, ışığın vurduğu boş beyaz duvarların. Günlerim böyle geçiyor bir süredir. Keşiflerim ve hayranlık duyuşlarımla. Bir mekanın içerisindeyim. Şekillendirmem için ordayım. Ama bunu yapmaya çalışırken asıl mekan beni şekillendiriyor.   Ben sadece onu dinlemeye, duymaya dönüşmek istediği şeye tercüman olmaya çalışıyorum. Zira tercümanlık zor zanaat. Öyle ya gördüm o gün; iki japon, sevgiliadam ve ben masada oturmuş akşam yemeğini yerken bir tercüman, tercüman olmaya çalışmıştı sözlerimize. Hiç durmadan ayrıştırmış, konuşmuş, konuşmuştu. Ne kadar anlatılan anlaşıldı, anlatılmak istenen aktarıldı bilemiyorum. Bildiğim tek şey, o gün, o masada her şeyi anlayan tek kişi tercümandı.

Mimarda biraz tercüman gibi. Tüm dilleri anlayan bir tercüman. Ahşabın dili, betonun dili, duvarın dili, ışığın dili.
Kendimi şanslı hissediyorum. Duyuyorum ve anlıyorum.
Anlamak müthiş bir keyfi büyük bir yükle beraber veriyor. Japoncanın şiirsel dilini, Türkçenin kısıtlı kelimelerine sığdırmaya çalışan tercümanın takdire şayan çabasını hayal edin istiyorum.
Tercüman olabildiğimden daha fazlasını duyuyorum, daha azını aktarıyorum, bir çok şeyin karşılığını bulamıyorum.

.
Yaşanmışlığın görünen ve görünmeyen izleri. Örtmek ve açığa çıkarmak.
Sanki her şey bir zamanlar ordaymış gibi, olabilecek olanı bulmak. Hatırlamaya çalışır gibi aramak/yaratmak.

.
Eski binaları seviyorum. Duvarların ardında gömülmüş tuğlaları, kat kat boyaların altında saklanan isponyeletleri, akmış camları, yerin altında saklı kalmış rabıtaları.

.
Kurtların kemirmeye doyamadığı kapıların çelimsiz halleri hiçte güvenli gelmeyebilir kulağa, ama bir menteşenin aldığı hafif eğimden dolayı kapıyı açtığınızda kibarca havaya kalkışını başka hangi kurtların kemirmesine karşı koyan kapı başarabilir. Şimdi bir kapı sadece bir kapı. Size kapı açmayan bir kaba şahıs kadar kaba bir kapı. Hiç bir  roman kahramanının açmak istemeyeceği kadar duygusuz,  metaforların yüklenemeyeceği  kadar zayıf ve ruhsuz. Tercümanınız olarak size söylemeliyim, bu çelik kapılar size tercüme edebileceğim hiç bir şey söylemiyor.

.
Pencereler.. Ahşap çerçevelerin uzunluğu ile rüzgarı baştan aşağıya bütün mekana doldurabilen pencerelerin fısıldadıkları ise çok derinden. Ve ışığın mekanın her bir noktasına  dokunmasına olanak veren büyüleyici saydamlığı. İşte başka bir keşifim: yere kadar uzanan pencerelerin oadalara kattığı muazzam etki. (Galata'daki küçük evimizde yatağın hemen yanıbaşında balkon kapısının olmasının şansını yaşıyorum.Havayı bütünüyle bütün odaya doldurabiliyorum) 

.
Tek derdim bu: her şeyi olduğu gibi, hep ordaymış gibi bırakmak. 


(Çalıştığım proje boyunca aldığım kısa kısa notlar)

Dünyanın En Keskin Bıçağı

6.12.14


Cuma akşamı, yoğun ve karmaşık bir haftanın akşamı ne düşünüyorum:

Biliyorsunuz ki ben mimarlık mezunu, sanatı ve tasarımı seven, ve yaratarak, ve üreterek yaşayan biriyim. (kendime ne mimar, ne sanatçı ne tasarımcı ne de bilmem neci diye ad takmak istemiyorum, bundan nefret ediyorum) 
Uzun bir süredir tasarımla uğraşmanın sonucunda (hatta bu aralar bir de iç mekan ve mobilya tasarımına bulaştım) gözlerimin hassas bir terazi kıvamına geldiğini söylemek isterim. Hatta o kadar hassaslaştılar ki orantısız, yapay, uyumsuz, çirkin bir şey gördüğümde gözlerim ağlamak istiyor ve şayet bunu yaptığında kan akacağını biliyorum.

Bu arada gerçekten güzel olmayan, orantısız, uyumsuz bir şeyi diğerinden ayırmada çok fazla hızlandığımı ve bu konudaki beğenilerimin, dünyanın en keskin bıçağından daha da keskin hale geldiğini söylemeliyim. (bu yukarıdaki videoyu şimdi konuyle ilşkilendirebilmişsinizdir)

Tasarım ve Tanımlamak

5.9.14



Geçenlerde moda bölümünden yeni mezun olmuş birisi bana yaptığı kıyafetleri göstermek istedi. Çantasından bir ceket çıkardı. Ceketi bir kadın için mi yoksa erkek için mi tasarlandığını anlayamadığım için sordum. Unisex olduğunu söyledi. Unisex, hem kadının hem de erkeğin giyebileceği anlamına gelir, oysa ceket ne kadının giyebileceği ne de erkeğin giyebileceği bir formdaydı.  Arada kalmıştı. Onun arada kalması onun her iki cinsiyete de hitap ettiği anlamına gelmiyor. Onun arada kalması, onun tanımlanmadığı anlamına geliyor. Ve tasarım galiba tamamen tanımlamadan ibaret.
Bir kumaş alıyorsun ve onu tanımlıyorsun, bir ahşap alıyorsun ve onu tanımlıyorsun. Ve böylece ona bir form veriyorsun. Bir kumaş parçasını alıp bir şekle sokup kim giyerse giysin deme şansın yok. (her kör satıcının bir topal alıcısı olur ya da zevkler ve renkler tartışılmaz, deme şansın da yok)
Bir mekanı da örneğin bir yaşam için tanımlamaya başlayarak şekillendiriyorsun. (aksi takdirde 3 oda 1 salonlarda yaşamaya mahkum kalıyoruz ve banyo biraz gün ışığı alıyorsa kendimizi şanslı sayıyoruz)
Kıyafet tasarlarken de öyle, onu kullanıcısı için tanımlaman gerekiyor. Boyunu, cebinin şeklini, düğmenin dikilme yerini, kol genişliğini. Gerçekten iyi tanımlanmış bir kıyafet, bence iyi bir tasarım anlamına geliyor.

Diğer tasarım yazılarım:

Her Şeyin Başka Bir Şeye Benzediği Dükkan

9.7.14



Bugün her şeyin başka bir şeye benzediği bir dükkana girdim. Adam şeklinde şemsiye, zar şeklinde kültablası, timsah şeklinde maşa, düğme şeklinde bardak altlığı, çicek şeklinde kalem, kalem şeklinde silgi, vana şeklinde tirbüşon, baykuş şeklinde sabunluk, kedi şeklinde elbise fırçası ve daha aklımda tutamadığım onlarca şey vardı. Ne kadar saçma ve çirkindi her şey. Gözlerim çığlığı kulaklarımı tıkadı.
Bir şemsiye neden adam şeklinde olur? Bir tasarımın en büyük mücadelesi (challange) zaten bir şemsiyenin bir şemsiyeye benzeyebilmesidir, en çok şemsiyeye yaklaşabilmesidir. Bir şemsiye yapalım hadi ona adama benzetelim ne yaratıcıdır, ne de bir işe yarar. (Bir şemsiyenin adama benzemesinin insanlara ilginç gelmesi de ayrı bir yazı konusudur. )
Bir objeye baktığınızda, eğer ki iyi bir tasarıma sahip bir objeyse bu; bir masa örneğin, masa derseniz. Ve söylerken ağzınızda çıkan ses, dolu dolu karşılığını bulur. 'Bir masa.' Ama kötü tasarlanmış, çirkin bir masayla karşı karşıya kaldığınızda: 'Bir masa işte' derseniz. Sıradan bir masa.

Bu yüzden bir şeyleri başka bir şeylere benzetmeye çalışmak sadece insanlarda şaşırma duyusunu harekete geçiren ve böylece o şeyi satın aldıran oldukça ticari ve yapay bir yaklaşımdır.

Cici kelimesini sözlükten atma zamanı!

Ne İş Yapıyorum

3.6.14


İnsanlar ne iş yaptıklarımı sorduklarında sadece 'tasarım' diyebiliyorum. Aslında yaptığım iş şu: insanlara bir şey anlatmaya çalışmak, sonra onları ikna etmeye çalışmak, sonra kendimi ikna etmeye çalışmak, sonra insanları dinlemek, sonra onlara cevaplar vermek, onları anlamaya çalışmak, sonra insanlara bir şeyler yaptırmaya çalışmak, sonra iç dünyama dönüp  hayal kurmak -ki bu yaptığım işin çok çok küçük bir kısmı- kararlar almak, aldığın kararları hızlı bir şekilde yapmak, malzeme kovalamak, tamirat, muhasebe, vs vs diye giden bir liste. 


Çirkinlikle Mücadele

2.6.14


Geçenlerde ölen tasarımcı Massimo Vignelli'nin şöyle bir sözü var: 'the life of a designer is a life of fight against the ugliness'
Bu çok hoşuma gitti. Çünkü yaptığımız tam olarak böyle bir şey. Böyle bir mücadele.
Durum böyle olunca belki de çirkinliğe karşı çok hassaslaşıyoruz. Örneğin çirkin bir çatalla yemek yemek bile istemiyorum ben.
Mimar/Tasarımcı Micheal Graves'de  bi sedyeyle hastaneye getirildiğinde şöyle demiş:
'Burda ölmek istemiyorum- çok çirkin bir yer.
Bu kesinlikle benim de söyleyebileceğim bir şey. Biz hep 'yapma' odaklı eğitildik. Yapılan şeyin nasıl olduğu ve nerde olduğunun bir önemi olmadı hiç. Örneğin bugüne kadar hep çok çirkin okullarda, çok çirkin sınıflarda okudum. Aydınlatmaları hep çok korkunçtu. Renkleri çirkin olan duvarları ve kapıları vardı. Ve pimapenleri ve süpürgelikleri, çirkin sıraları ve yer karoları. BÖYLE ÇİRKİN BİR YERDE OKUMAK İSTEMİYORUM diye bağırmak istedim hep. Ama önemli olan okumaktı. 

Şu anda ise beni ilgilendiren tek şey: yapılan şeyden öte onun olma hali, şekli, formu, dönüşebildiği şey. Zaten ancak o zaman yapılan şey anlam kazanabiliyor. 

Mekanı Yanında Götürmek

22.5.14


Şöyle düşünün. Taşınıyorsunuz. Eşyaları paketliyor, kolilere özenle yerleştiriyor ve yeni bir yerde açmak için bantlıyorsunuz. Geriye sadece duvarlar, tavan, merdivenler,kapılar, parkeler, pencereler kalıyor.
Sonra onları unutmamak için fotoğraflarını çekip, kocaman bastırıyorsunuz. Yeni taşındığınız yerin duvarlarına asıyorsunuz. İşte Martin Margiela'nın muhteşem güzellikteki duvar kağıtlarının hikayesi.

Yeni Dünyamdan Selam

13.5.14


33 yaşındayım. Ve beynimin içerisinde yepyeni bir dünya oluşmuş gibi hissediyorum. 
Gördüğüm, yaptığım, yarattığım her şey farklılaştı. Tüm düşünce sistemim değişti. 
Şöyle anlatayım: Bugüne kadar hep bir şeyler öğrendim, bir şeyler öğrettiler. Okumayı yazmayı, başka dilleri, dinleri, matematiği, geometriyi, sanatı, tarihi, felsefeyi, fiziği, coğrafyayı, mimarlığı, yapıyı, malzemeleri, mimarlık tarihini, sanat tarihini, fotoğraf çekmeyi, gitar çalmayı, plan çizmeyi, photoshopu, kimyayı, iklimi, bitkileri, arkeolojiyi, uzay ve gezegenleri, molekülleri, hücreleri, organları ve diğer herşeyi. Ve tüm bunlar beynimde parça parçaydı. Aynı taş parçaları gibi. Ya da odun parçaları, mermer tozları gibi. Bazı öğretilenleri ise çok iyi öğrenmiştim. Onlar ise güzel oyulmuş ahşap parçaları gibiydiler ya da mükemmel bir forma kavuşmuş mermerler. Ama yine de bir bütünlüğü yoktu. Hepsi kafamın içinde ayrı ayrı yerlerde duruyorlardı. 
Şimdi ise onları istediğim gibi bir araya getirip, bir şeyler inşa edip, sonra yeniden bozabiliyorum. Evet  o farklı oyulmuş mermerleri, ahşap tozlarıyla bir araya getirip, form almış ya da almamış taşlarla beraber öyle uyumlu bir araya getirebiliyorum ki, onlardan istediğim evleri, gemileri, kaleleri inşa edip bozup tekrar başka bir şey yapabiliyorum.  Hatta bazen tek tek varolan o parçaları bile kendim yeniden oyup yeni parçalar elde edebiliyorum. 
Kısacası öğrendiğim her şey birbiri arasında milyon kez etkileşime girip her seferinde yeni ve başka bir şeye dönüşebiliyor.  
Yeni bir yerdeyim. Bulunduğum yerden gördüğüm, aynı olan her şey birbirinden çok farklı. Ve ben onlarla istediğim gibi oynayabiliyorum. 
Yeni ve heyecan verici dünyamdan selam. 

Tek parçadan oluşan kıyafetler/ Bir workshop

23.5.13

Bundan bir kaç ay önce mimarlık bölümü 1. sınıf öğrencileri ile bir workshop gerçekleştirdik. Bir türlü yazmaya fırsat bulamadım ama benim için oldukça farklı ve güzel bir deneyimdi. Onlardan tek bir kumaş parçasını kullanarak sadece ip yardımı ile kendi bedenleri için kıyafetler tasarlamalarını istedim. Her bir kişi için yaklaşık 5 metre kumaş aldık. Ve bu kumaş üzerinde sadece kesikler atarak, ya da kumaş yüzeyinde boşluklar oluşturarak kendi bedenlerini sarmalarını istedim. Aynı zamanda yarattıkları 'kıyafet' lerle evlerine döneceklerini söyledim. Yani yaptıkları şeylerin son derece işlevsel olmasının yanı sıra, estetik kaygılarda taşıması gerekiyordu.

Düşünüyorumda ben okurken tam bir workshop canavarıydım.  Hiç daha önce üzerinde düşünmediğin bir konuda birisi çıkıyor bunun üzerine düşün diyor ve dahası seni yönlendiriyor. Bence müthiş bir şey. Hatta bence en alakasız şey diye düşündüğünüz workshop bile sizde bambaşka kapılar açabilir, beyniniz de olmadığını düşündüğünüz odaları aydınlatabilir. 

Ben bu heyecan ve zevkle gittim Tobb Etü üniversitesine. Karşımdaki kitlede dürüst olmak gerekirse bu heyecan ve zevki göremedim. Oysa bence şu çok değerli bir şey: biri geliyor ve size şunu söylüyor. -Al bu kumaş, bu ip, bu makas. Bugün senden kendini ifade etmeni istiyorum. Üzerindekileri zorla mı aldın ve gerçekten sana mı ait bilmiyorum. Severek mi giyiyorsun, seni ifade ediyor mu bilmiyorum. Ama bugün sana diyorum ki kendi istediğini giyebilirsin. Kendini bununla ifade edebilirsin. 
Ve inanın bana bunu, hayatınız boyunca kimse size söylemeyecek. 
Ve insanlara bir günlük özgürlük veriyorsun. 

Güzel, eğlenceli ve benim için oldukça öğretici geçmesine rağmen çok fazla paylaşabileceğim bir iş çıkmadı ne yazıkki. Bu yüzden workshopta yapılanların yerine bundan yaklaşık 6,7 sene önce bir sergi için hazırladığım, aynı konsept ve fikirle yola çıktığım tasarımları paylaşayım istedim. Arşivleri taradım. Buyrun tek parçadan oluşan kıyafetler. 
(Görsellerin devamında yola çıktığım ve attığım kesikleri gösteren teknik çizimlerim var)














Kağıttan kıyafetler

18.2.12


Greg Lauren'ı n kağıtan kıyafetleri inanılmazdı. Collette'te gördüm. 
Web sayfası burda

Modern ayakkabılar, yamuk ayaklar

5.1.12


Modern diye tabir ettiğimiz kıyafetlerin, ayakkabıların insan bedeni ile ne kadar uyumsuz olduğunu delillerle sunan bir fotoğraf.

-bernard rudofsky'nin kitabından-

Başka bir balon daha

31.12.11



 martín azúa tasarımı


Çok eğlenceli görünüyor. 

Uçuşan Kağıtlar

27.12.11



Paul Cocksedge' in Lyondaki bir otelin avlusuna kondurduğu çalışmıyor. Çok etkileyici görünmüyor mu?

Lüksün tanımı

16.12.11






Asgari yaşam düzeni diye bir şey var. Bir insanın ihtiyaçları için gereken her şeyin minumum ölçülere göre düşünülüp, standart getirilerek yaşama dahil olması demektir bu . 
Örneğin minumum bir tuvalet ölçüsü vardır. İnsanın 'işini görebileceği' bir metrekaredir bu. Bir kişinin  yürüyebileceği, icabında iki ikişinin yan dönüp birbirlerini geçebileceği bir koridor genişliği ölçüsü vardır. Tek kişilik ve çift kişilik yatak ölçüleri vardır. Asgari bir tavan yüksekliği vardır. Kapı büyüklükleri, masa ölçüleri, sandalyeler, koltuklar yine işlevsel olarak ölçülendirilmiş, standartlar getirilip hayatımıza girmiştir. Bu söylediklerimi daha iyi hayal edebilmek için sıradan bir otel ya da bir lojman katı düşünün. 
Tavan yüksekliği sınırdadır, hani 1 cm aşağı inse kafanıza değmez ama klastrofobiniz olduğunu anlarsınız. Mutfakta, tuvalette, banyoda her yerde rahatça işinizi görebilirsiniz. 
Amaaa 
eğer banyonuz birazcık daha büyükse, ya da ışık alıyorsa işte bu lükstür. Çünkü standartlar getirilmiş, insan psikolojisini hiçe sayarak oluşturulmuş asgari yaşam düzeninde banyoda ışığa ve fazladan metrekareye ihtiyacınız yoktur. 150 santim genişlikte iki kişi yatabilir, 200 santime gerek yoktur.  Çokta vakit geçirmeyeceğinizi düşünülerek daraltılmış koridorların büyümesi lüzumsuzdur. Vs vs. 
Eğer olurda diğerini tercih edip ve sahip olabilirseniz işte bu lükstür.

not.Uçakta lüks diye tanımlalan şey iki kişilik yere bir kişinin oturması değil midir?







Barınak Oyunu

14.12.11

Fotoğraflara bakın. Tek tek. Sonra o evlerde yaşadığınızı hayal edin. Sabah orada uyandığınızı, o kapıdan çıktığınızı, komşularınızla karşılaştığınızı, ve onlarla konuştuğunuzu. 
Sonra çocukluğunuzu orada geçirdiğinizi düşleyin. Kaç arkadaşınız olurdu acaba? Onlarla ne oynardınız? Saklambaç oynarken nereye saklanırdınız? Ya yalnız kalmak için nereye kaçardınız?  Sonra anılarla beraber ne biriktirirdiniz acaba? Ne koleksiyonunuz olurdu? Kum mu, taş mı, toprak mı, kelebek mi, yaprak mı?
Sonra olabileceğiniz insanı hayal edin. Şimdi olduğunuz insandan ne kadar uzakta?





















 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger