UBUD Günlüğü 2 / Ada Yaşantısı

12.10.17


Sabah 8'de yoga dersine katıldık. Güne yogayla başlıyor olma fikri bile beni mutlu etmeye yetti. Bedenim ve zihnim gevşedi. Nefesim genişledi. Asyalılar yaşamın bütün sırrını çözmüşler gibi.
Yogadan sonra bisikletle dolaşmaya çıktık. Bisiklete aşığım. Bisiklette de yogaya benzer bir şey var. Hayat yanından akıp giderken, düşünceler de akıp gidiyor. Beyninden tek tek ipleri çözülüyor ve uçuyor. Özgürlük bu değilse ne?

Semalarında büyük beyaz kuşların uçtuğu pirinç tarlalarından geçtik, sonra ormandan. Kuşlar ve heykeller gördük yolda ve evler. Güneş iyice dikleştiğinde ben yorulmaya başladım. Bisikletin önüne yapıştırılmış küçük krokide oraya en yakın köy çiziliydi ama ulaşamayacağımı düşündüm. Durdum. Biraz sonrasında önümden giden sevgili de durdu ve bana doğru geri gelmeye başladı. Yolun sonundaki evleri görmemde ısrar etti. Yolun sonu krokide çizili olan köydü. Köye girmemle birilerinin hikayesine de girdiğimi hissettim. Onların benim hikayeme girmeleri gibi..

Köy farklıydı. Sadece dışını çevreleyen bir yoldan geçebildik. Yosun tutmuş duvarlar aralanıyor ve her bir aralık bir ailenin barınağına çıkıyordu. Nasıl anlatsam iç içe geçmiş bir yaşam. Duvarlar var ve araları sokak gibi. Duvarlar her ailenin yaşam alanını çevreliyor (ve bu yaşam alanlarında kendilerine ait tapınakları var) ama kapıları yok.

Kafalarında yük taşıyan insanlar görüyoruz. Kimi kadınların yanlarında çocuklar var ve bizi gören herkes selam veriyor. Çocuklar dahil.

Burada bulunduğum süre boyunca hep kafalarında bir şeyler taşıyan insanlar gördüm. Çalı, bambu yaprakları, yiyecek, su, toprak, kuru dal,.. Bütün bu dünyayı kafalarında taşıyan insanların görüntüsünde bir şiirsellik var.

Yol ormana çıkana kadar bisikletle ilerledik ve sonra otele geri döndük.  Biraz uyuduk, bir şeyler yedik. Konuştuk. Sustuk. Susmak, konuşmak gibi.

Ertesi günün planını yaparken hindistan cevizi suyu içtik. Hindistan cevizi doğanın sunduğu en muhteşem şeylerden biri değil de ne?

Biraz havuzda yüzdük.

Akşam yemeğimizi Sayan House adında bir restoranda yedik. Çok güzel bir bahçesi vardı. Böyle bir evde yaşadığımızı, çat pat Bali dilini söktüğümüzü, yemekler yaptığımızı ve ağaçlarından ampuller sarkan bahçesinde yediğimizi, bir restoranda yemek yerken hayal ettiğimizi, hayal ettik.

Yemekler ve hayaller... İkisi de besinim.


Ubud Günlüğü 1 / Adaya Varış

10.10.17


Gece Ubud'a vardık. Otele ulaşır ulaşmaz odamıza geçtik. Karanlık ve çok sessiz bir yer. Issız yollardan, ormanların içinden arabayla ilerlerken Sri Lanka geldi aklıma. Sri Lanka'daki otelimize de aynı böyle bir gecede, böyle bir yoldan geçerek ulaşmıştık. Şimdi tekrar Asya topraklarındayız ve kucaklayarak geçiyoruz, gecenin içinden. Bir yere gece varmanın başka bir büyüsü var. Sabah seni bekleyen ışıktan, havadan habersiz uykuya dalıyorsun. Sabah uyandığın gün ise tam bir sürpriz oluyor. Odamıza vardığımızda hemen yatağa yattık. Sevgili arkamdan bana sarıldı. Gözlerimi kapadığımda kendimi kilometrelerce uzakta değil de evimde hissettim. Yumuşak ve hafif bir duyguydu. 

Sabah uyandığımda sevgili hala uyuyordu. Onu uyandırmak istemedim. Odamız küçük bir bahçeye açılıyordu. Ve bahçede kocaman bir palmiye ağacının gövdesi vardı. Palmiye ağaçları ne kadar uzun olabiliyor. Kitabımı alıp kahvaltıya gittim.

Bu adanın mimarisiyle tanışmam kahvaltı mekanına adım atmamla oldu. Bambu ağaçlarından yapılmış büyük bir strüktür düşünün. Duvarlar yok, sadece çok yüksek bir çatı var, (etrafı orman, tepe ve tarlalarla çevrili) altında ahşap, sert hatları olan masa ve sandalyelerin olduğu. İç ve dışın birbirine aktığı, duvarlarla ayrılmadığı, güvenlik tasasıyla tasarlanmamış bir mimarlık bu. Bir de tropikal iklimin verdiği bir özgürlük var. Mimarlık kapalı kutular anlamına gelmiyor burada. 

Her şey olması gerektiği gibi, kendi halinde, kendi dilinde. Bütün duyularım nasıl mest oluyor. Gördüklerimin sadeliği, kokusu, dokusu... Ve insanlar. Bu toprakları bu kadar büyülü yapan bir şey de insanları. Yanıma, çekik gözlü, varlığı varla yok arasında bir Asyalı geliyor. Gözlerimi ondan alamıyorum. Çünkü bana çok güzel bir his veriyor. Günaydın, kahve ya da çay diye soran o kısık sesi, büyük sessizliği kırıyor. (Bu noktada otelleri sevdiğimi ama sömürülmüş insanların hizmet ettiği bir anlayıştan nefret ettiğimi ve ne zaman otele gitsem bunun suçluluğunu duyduğumu eklemeliyim. Bu yüzden olabildiğince butik otellere gitmeye çalışıyorum, insanların insani koşulda çalıştığı yerlere.) Kahve diyorum. Kahve derken görünmez ellerim bedenimden uzayıp ona sarılıyor. Biraz sonrasında bana hayatımda içtiğim en güzel kahveyi getiriyor. Güne başlamak için birisinin sana kahve yapmasından daha güzel ne olabilir? Ardından kahvaltım geliyor. Masada suyun içinde büyümekte olan pirinçlerin olduğu küçük, beyaz seramik bir saksı var. Gözün görebildiği her yer pirinç tarlaları ile çevrili ve bunun bir parçası da masamda. Bir şey bütünden kopup sana sunulduğunda ona bakış açın değişiyor. Ona gerçekten bakıyorsun. Ona bakıp, tekrar bakışlarımı etrafımdaki pirinç tarlalarına çevirdiğimde gördüğüm şey de değişti.

Masamdaki meyve tabağı bir tablo gibi. Tüm bu sakin renklerin arasında en doygun ve canlı renklerde olan şey meyveler. Bu arada ben menüdeki hangi smoothieyi seçsem diye düşünürken önüme 3 tane smoothie geliyor; bambu kamışlarıyla, küçük cam şişelerde. Tat serüvenim böylece başlamış oluyor. Cam ve bambuyla tatmak ise apayrı bir tecrübe. Bir de tabak olarak kullanılan kocaman yaprakları söylemem gerekir bu noktada. Ah her şey ne kadar güzel.

Bambu yaşamın her yerinde, farklı farklı şekillerde karşıma çıkıyor. Çatıdan sarkan katlanmış jaluziler de bambu ağacından. Ve şapkaları, o muhteşem geometrideki şapkalarıda bambudan. 

Kahvaltımı yaparken biraz kitaba, biraz düşüncelere dalıyorum. O an kafamı toparlayamıyorum. Düşünceler bölük pörçük dağılmış ve düşünmem gereken çok şey varmış gibi geliyor. Aniden ne zaman başladığını anlayamadığım bir ses duymaya başlıyorum. Biraz uzağımda koyu yeşil üniformaları içinde bahçede çalışanları görüyorum. Uzun çalılardan süpürgeleri var ve düşen yaprakları süpürüyorlar. Süpürgelerin kısa kısa sürekli tekrarlayan kuvvetli sesleri o an bütün düşüncelerimi dağıtıyor. Sanki kafamın içindeki düşünceleri süpürüyorlar. Ama bu hoşuma gidiyor. Ne de olsa buraya düşünmemeye geldim.

Sevgili geliyor, o da kahvaltısını yapıyor ve havuz kenarına geçiyoruz. Bir yamaçtayız. Bu yamaç devasa bir ormana bakıyor. Yüzlerce belki binlerce farklı ağaç var ve ben hiç birinin adını bilmiyorum. Ama hepsine tek tek sarılıp öpmek istiyorum. Onlarla tanışmak istiyorum. Bizim taktığımız adlarını öğrenmek istiyorum. Hoş bulduk demek istiyorum onlara. Havuzun ilerisine, yamacın en dibine oturuyoruz. Sadece bir adım var uçuruma. Sevgili kitabının sayfalarını aralarken uyuyakalıyor. Ben ise defterimi açıp şunları yazıyorum:

Burası hayatın anlamını kavramak için bir yer. Seni aşağı, yukarı, sağa sola çekiştiren hiçbir düşünce yok. (Aşağı geçmiş, yukarı gelecek, sağa ve solda korkular ve endişeler ve hayaller) 
Böylece anda kalabiliyorum. Anda kalmak hayatın en değerli şeyi. Bunu başarabildiğinde buna yaşam deniyor. 
Düşünceler kaygan bir zeminde tutunmaya çalışıp, akıp gidiyor. Doğa bütün dikkatini avcunun içine alıp sallıyor, sallıyor ve fırlatıyor. Aynı yıldızların gökyüzüne savrulması gibi, dağılıyor. 
Bir örümceğin avını saran ağlar gibi, korku ve endişelerle örülmüş ağlardan kendimi sıyırıyorum. Kendimi iyi hissediyorum.

ASYA NOTLARI 4 / DOĞU + BATI

24.4.17


Vietnamlılar kadar gezginler de çok ülkede. Gezgin ile turisti ayırabiliyorsun birbirinden. Gezginin kalkanları yok. Turistler ise hep şaşkın, hep yargılayıcı ve uyumsuz. Vietnamlıları bazen anladığımı hissediyorum, topraklarına ziyarete gelen batılılar onlara neden garip geliyor bunu anlıyorum. Batılılara nelerin tuhaf geldiğini de görüyorum.  Doğunun topraklarında batı düşüncesiyle eğitilmenin sonucu bu galiba; iki tarafı da anlamak.


Turizme kucak açmaya çalışan Vietnamlıların, gelen batılılara davranışları çok şey anlatıyor. Onların düşünce biçimiyle batılıların ki kesinlikle iki zıt uç.  Vietnamlılar batılıları anlamaya çalışmışlar, anlayamamışlar ve anlamlandıramamışlar. Sonra da anlamaya çalışmayı bırakmışlar. Ve batılıların bitmek tükenmek bilmeyen isteklerine çözüm üretmeye çalışmışlar.

Misal batılıların kendilerine seçenek sunulması isteği. Bizim de öyle. Hep bir seçeneğimiz daha olsun istiyoruz. Vietnamlılar için bu garip geliyor. Ama batılılara seçenek sunuyorlar. Örneğin Halong Bay turu. Bir sürü seçenekten birini seçiyormuşsun gibi hissediyorsun. Otelini seçiyorsun, kaç gün geçirmek istediğini seçiyorsun, gemini seçiyorsun. Bütün gün oradan oraya sürükleniyorsun. Teknelerle gemi değiştiriyorsun; bazı gemilerde bekleyip, bazı gemilerde yol alıp, bazı gemilerde geceyi geçiriyorsun. Sürekli farklı gruplarla bir araya gelip, sonra ayrılıyorsun ve günün sonunda yüzlerce insanla aynı yerde aynı otobüsü beklerken buluyorsun kendini. Tüm seçenekler aynı kapıya çıkıyor. Bu da Vietnamlıların batıyla dalga geçme şekli gibi bir şey. Büyük bir ihtimalle bu büyük bekleyen kalabalığa bakarken de yorgunlukla beraber kıs kıs gülüyorlardır. Çünkü onlar için müthiş yorucu ve karmaşık bir organizasyona dönüşüyor. 


Özgürmüş gibi hissettiren seçim yapma şansımız aslında topluma kaos ve bireylere de stres yaratmaktan başka bir işe yaramıyor.
Her seçim yani her kararın beni nasıl yorduğunu düşünüyorum. 
Bir seçim yaptığında her zaman  seçmediğin şeyin seni kemirmesini de seçmiş oluyorsun. Acaba diyorsun hata mı ettim, onu mu tercih etmeliydim. Durmadan geriye dönüp sorguluyorsun. Sonra paralel evrenlerde seçmediğin yaşamın uzantılarıyla bir gün karşılaşmayı umut ederek yaşıyorsun.  Tercih etmek sadece ve sadece tuhaf hisler kitlesiyle yaşamana sebep oluyor. Seçenekler arttıkça, seçilen şeylerin değerini göremez oluyorsun.

Vietnamlılara tuhaf gelen tüm alışkanlıklarımızı onların gözünden gördüğümde bana da tuhaf geldi.

ASYA NOTLARI 3 / HA LONG BAY'DE PUSLU BİR GÜN

23.4.17

Ha Long Bay’i anlatmaya çalışacağım.

Puslu bir gün.
Soğuk ve ara ara yağmurlu. 

Her kitabın bir zamanı vardır diye düşünürüm. Okunması için. Onu en iyi anlayabileceğin, hissedebileceğin bir anda okursun. Belki eline defalarca geçmiş olur, sayfalarını karıştırmış olursun. Ama kesinlikle bir zaman var, duygularının kitapla kesiştiği.

Yerler de böyle olabilir diye düşünüyorum. Tesadüflere çok fazla anlam yüklememek gerektiğini söylüyor bilim. Ama iç dünyamı gördüğüm bu yerde, hayatımın bu kesitinde Ha Long Bay’e gitmem tuhaf bir tesadüf değil mi?

Hanoi’den dört saatlik bir araba yolculuğu hazırlıyor bu yolculuğa. Onlarca pirinç tarlası geçiyorsun, her birinde bir duygunu bırakıyorsun. Ağaçları geçiyorsun, derme çatma kulübeleri, başıboş köpekleri, küçük köyleri. Bir gemiye biniyorsun sonra. Senin gibi bu yolculuğa çıkmayı düşünüp, yollarının aynı gün kesiştiği farklı insanlarla. Sanki onlar da duygularını bırakıp gelmiş gibi. Yaşayacağımız her şeye hazırız.

Kıyıdan yavaş yavaş uzaklaşıyoruz. Yağmurlu ve soğuk bir hava var. Ve aynı zamanda yaşadığım anı daha da sonsuzlaştıran bir sis. Küçük küçük onlarca adanın arasından geçiyoruz. Sis her şeyi büyük bir boşluğa çeviriyor. Burası, işte burası, bu büyük boşluk, bu büyük sessizlik içimdeki her şeyi yutuyor. Ve daha da derin de bir şeyi içime dolduruyor. Hiç bir şeye tutunamıyorum. Hiç bir şeyi tanımlayamıyorum. Bir gemide suyun üstünde sadece geçiyorum oradan. Hiç bir şeyim. Hiçbirşeysizliğin ortasındayım. Zaman yok. Yol aldıkça kayalar, adalar değişiyor. Ben değişiyorum. 
Gemiler görünür oluyor ve sonra görünmez. Bir dal görünüyor suyun üstünde sonra o da gözden kayboluyor. Sonra bir eldiven geçiyor yanımdan, suyun üstünde beyaz bir eldiven. Her şey o kadar soyut. Ama somut. Ve yol alıyoruz saatler sonra eldivenin diğer tekini de görüyorum.   
Her an sonsuzluğa açılıyor. Ve bu sonsuz anların içinde bir an var. Bir teknenin, küçük bir teknenin uzakta ama çok uzakta, sisin arasında belirdiği bir an. Bir adam var teknede. O boşluğun yokluğun hiçsizliğin ortasında, dünyanın bu köşesinde rüyalarımdaki yeri, o tekneyi o adamı buluyorum. Kesişiyor yolumuz ve ben bende kalan son duyguyu da ona bırakıyorum. Sonra onu bir kere daha rüyamda görüyorum. Halong Bay’den dönerken otobüste. O anı bir kez daha yaşatıyor.

Ölüm müdür nedir bilmiyorum. Belki başka bir zamanda başka bir yolculuk. Ama oraya döneceğimi hissediyorum.

ASYA NOTLARI 2 / VİETNAMLILAR

2.4.17



Bir ifade var yüzlerinde. Eziklikle kibarlığın karışımı bir ifade. Ama ne eziklik, ne kibarlık. 
Her akşam gün batımında insanın içini kaplayan boşluk duygusuyla başbaşa kaldığında, gün doğumu aklına gelip de bir anlığına, sadece bir anlığına mutlu olduğunu düşün; işte o ifade. Kabul edilmiş bir yenilgi gibi. Ama umudun olduğu. Anlatması zor. Bakışlarında, hareketlerinde, dillerinin dönmediği İngilizce konuşmalarında, bir ifade var. Anlatması çok zor. Cinsiyet ve yaşları yok. Bir erkekle bir kadını ayırt edemiyorum. Çocuklar haricinde herkes aynı yaşta kalmış gibi. Yaşlı ve genci ayırt edemiyorum. Meslekleri ayırt edemiyorum, kıyafetler aynı. Önüme çıkan tüm bu yargılardan arındığımda –erkek ya da kadın olması, genç veya yaşlı olması gibi- geriye kalan değerleri ilk defa bir toplulukta görebiliyorum. Bu insanları sevmemi sağlıyor. 

-
Vietnam yemeklerini yemekte zorlanıyorum. Otelin restoranında yemeğime umutsuzca bakarken garson yanıma geliyor, aynı zamanda yemeği hazırlayan da o olabilir. Meraklı bir şekilde yemeğimi neden yemediğimi soruyor. Ona yemekleri sevemediğimi söyleyemiyorum. Buna üzüleceğine eminim. Midemde bir sorun var diyorum. Bana biraz sonrasında muz getiriyor. Ve ben tam giderken arkamdan bir şeyler söylüyor. Anlayamadığımı belirten bir şekilde kafamı sallıyorum. Tekrar ediyor -kendine iyi bak-.  Dünyanın bu ucunda, tanımadığım ama benim için endişelendiğini hissettiğim bir ses tonu, kendime iyi bakmalıyım dedirtiyor. 
Onun resmini yapmaya çalıştım. Yukarıda. 

ASYA NOTLARI 1 / YAĞMURUN ÖĞRETTİKLERİ


Tayland, Kamboçya ve Vietnam seyahatlerinde aldığım notları aklımda kalanları yazmak istedim. Biraz karışık ve düzensiz.

1 / Yağmurun Öğrettikleri

Koh Samui adasında günlerce yağmur yağdı. Bazı günler hiç ara vermeden. Denizin maviliğini yok eden fırtınalar çıktı. Hava sıcaktı. Ama güneş hiç görünmedi.  Elimde telefonla sürekli hava durumunu kontrol ediyordum. Ne kadar şansız olduğumu düşünüyordum. Önce üzüldüm. Hatta çok üzüldüm. Sonra duygularımı bir kenara bıraktım. Sonuçta alt tarafı yağmur yağıyordu. Ve adadaki herkes yağmuru olduğu gibi kabullenmiş, yaşıyordu. Ben de öyle yaşamalıydım.

İstanbul’daki yaşantımı düşündüm. Her gün sabah hava durumunu kontrol edip sokağa çıkmamız ne kadar garip aslında. Kontrol ederken kontrol altında tuttuğumuzu sanıyoruz. Hava bizi buralarda fazla yanıltmıyor. –o da bizden bıkmış olacak ki elinden geldiğince sürpriz yapmamaya çalışıyor diyor sevgili-
Yağmur bekleniyorsa yağmur geliyor. Çok yağmur gelirse hava çok kötü diyoruz. Gri bulutları sevmiyoruz. Yıldırımlar korkutuyor. Ne bilim milyon tane duygu yaşıyoruz hava ile ilgili. Ne kadar gereksiz. Bu kadar çok duygu yüklemeye gerek var mı? Neden olduğu gibi yaşayamıyoruz ki? Neden kendimizi teslim edemiyoruz.


Durmadan değişen ve tahmin edilemeyen havanın Asya topraklarına öğrettiği çok şey olmalı. Ben de yavaş yavaş öğreniyorum.

KENDİME DÖNDÜĞÜM GÜN

26.2.17


1 ay oldu döneli Asya'dan. Dönerken ağladığım yerdeyim.
Hiç bir şey okumadım, izlemedim, koklamadım döndüğümden beri. Kafamı çevirip bakmadım olan bitene. Anılarım taze kalsın istedim. Durmaya ve durdurmaya çalıştım.
Bu yazı işte bu garip hal hakkında. Ait olma ve olamama üzerine. Hatırladıklarım ve unuttuklarım üzerine.

Hikaye şöyle başlıyor. Bir yere gidiyorsun, bir ana.
Alışman saniyeler sürüyor.  Bisikletinle sel basmış evlerin arasından geçerken bir his dolanıyor bedenine, aynı bir ritmin diline dolanması gibi. Yaşanmışlık hissi. Bu yağmurlar da hep bunu yapıyor dedirtiyor, evlerin su içinde kaldığı manzaraya ilk defa bakarken. Sanki her şeyin yerini biliyormuşsun gibi gidiyor, sanki herkesi tanıyormuşsun gibi selamlıyorsun. Ait oluyorsun. Uzun ağaçların seninle beraber büyüdüğünü sanıyorsun. Düşen hindistan cevizlerini topladığın sanrıların, anıların oluyor. Gerçek olup olmadığının bir önemi yok. Çünkü varlar ve içine doluyor. Yaşadığın her an, anılarını üreterek çoğalıyor. Ne kadar çabuk alışıyorsun ellerini birleştirip selam vermeye. El sıkışmayı da, öğrendiğin diğer her şey gibi, unutman zamanın en küçük birimi kadar kısa oluyor. Yeni alışkanlıkların ve yeni tavırların oluyor. Yeni tiklerin. Yeni hareketlerin, yeni kelimelerin. Ama hepsi sanki hep varmış gibi. İlk defa duyumsadığın kokular bile yeni anılarını çağrıştırmaya başlıyor . Çamurun, şelalenin, yağmurun, yaprağın, fillerin kokusu. Tüm bunları içine çekmeye doyamayan bu kişi benim başka bir halim. Başka bir ben. Korkuları olmayan bir ben. Tek derdi basitçe yaşamak olan. Bu kendimi tanıdıkça seviyorum.

Sonra dönüyorsun. Bir ev kurmaya çalıştığın yere. Bir iş sahibi olduğun yere. Dostlarının, ailenin olduğu yere.  Bir şeyler garip hissettiriyor. Ne olduğunu çözemiyorsun. Geride bıraktığın izlerden eskiden yaptığın şeyleri hatırlamaya çalışıyorsun. Fişlere bakıp hangi markete gittiğini, kitaplarına bakıp neler okumayı sevdiğini, çizdiğin resimlere bakıp neler hissettiğini, ilaçlarına bakıp hastalıklarını, dolabına bakıp hangi renkleri sevdiğini neler giydiğini anlamaya, hatırlamaya çalışıyorsun. Düşünüyorsun. Burası başka bir hikaye. Burası  o adamın* ın bahsettiği nesnel gerçekliğin yerini alan kurmaca bir hikaye. Hepimizin inandığı ve oynadığı. Bu hikayede bir rolün var. Demek ki diyorsun kendi kendine her gün repliklerini aklında tutabilmek için prova yapıyorsun. Burda yaşadığın her gün bu oyunun bir provası gibi. Ve bu oyun olmadığı an unutulmaya çok müsait. Çünkü bu senin yaşamın değil. Burda para kazanmak için çalışıyor, kendini ifade etmek için yazıyorsun. Para kadar kendini ifade etmeye de ihtiyacın var demek ki.

Gittiğin yere alışırken, döndüğün yere yabancılaşıyorsun.

Hatırladıkça farkediyorsun. Olmadığın kişiyi olduğunu bile anlamadığını.
Herkes nasıldı diye soruyor, oralar. Ama bir türlü anlatamıyorsun.
Ve yazmaya başlıyorsun.


*Yuval Noah Harari

Bunlar Yaşanılsın Diye

6.10.16


Güneş, gölgeliğin arasından gözlerimi alıyor. Ama yine de bakmamı durduramıyorum, kısarak gözlerimi.  Yakması hoşuma gidiyor, bir eylül sabahını yaz diye yaşarken. İçeride sevgili uyuyor. Ben ise dışardayım. Ayağım suda, elimde bir kitap, gözlerimi güneşten alabildiğim her an bir cümle okuyorum. Sonra cümlenin bir kelimesine takılıyorum, bazen birden fazla. O an işte gözlerimi kapatıyorum. Hayaller kurarken uyukluyorum*. Gözlerimi açıp okumaya devam edip, güneşe bakıyorum, sonra camdan uyuyan sevgilinin gövdesine, sonra tekrar uyukluyorum. Yaz ayları bunlar yaşanılsın diye var aslında. Ayağın suda, başın güneşte, düşüncelerin gölgede, sevgili uykuda.
Her şey olması gerektiği yerde.

-

Zamanın geçtiğini güneşin tenimi yakmasından anlıyorum. Bir kum saatinin kumu gibi ışığı dökülüyor yüzüme ve tüm yeryüzüne. Belki aylardan sonra ilk defa zihnim bedenimin durduğu yerde. Kendim ile dünya arasındaki sınırın olmadığı yer burası; Tek yapman gereken şeyin yaşamak olduğu. Aynı aşağıdaki evin bahçesinde gördüğün kuzular gibi, ya da kayaya tutunmuş şu ince uzun bitkiler. Sadece yaşamak. O zaman işte insan, şu hayatı kahreden ve ölümcül bir zehir gibi yavaş yavaş kanına karışan korkuları duymuyor. Gündüzün yerini geceye bırakması acı vermiyor. İçin, kendi içini kemirmiyor anlamsız hissiyatlarla. Ruhun, aynı suyun bir havuzu doldurması gibi tüm bedenini dolduruyor ve serinliği içini kaplarken, parmak uçların bile yaşamı hissetmeye başlıyor. Ve her gün doğumunu, ve gün batışını aynı çoşkuyla kutluyor.
Kaktüsün dikenli meyvelerini toplayabilmek gibi bir mutluluktan bahsediyorum.

-

Görünmez olmayı istedik bu yolculuğa çıkarken. Yanından geçerken farketmediğin biri gibi. Varsın ama farkedilmiyorsun. İsimsiz olmayı istedik. Aynı hayvanlar gibi. Bazı günler hiç konuşmakdık. Düşüncelerini tetikleyen hiç bir şey kalmadığında geriye, yok olmaya başlıyorsun. Diğer renklere karışıyorsun, buhar oluyorsun. Yaşantının arka fonuyla aynı renk oluyorsun.

Aslında tüm bunlar varlığımızı unutmak içindi. Bütün mesele bu. Var olduğunu unutmakta. Basitçe yaşamak.

-

*uyuklamak: uyanıklıkla, uyumak arasında / hem uyumak hem uyumamak.

Sigiriya

31.10.15



Sigiriya. Günlerdir düşünüyorum. Nasıl yazabilirim diye.
Eğer daha önceden bilseydim bana yaşatacaklarını, hiç şüphesiz şansa bırakmazdım orayı keşfetmeyi.
.
Hakkında hiç bir şeyi bilmiyor olmakta güzeldi gittiğimde.
Tesadüfen Bawa'nın bir otelinin Sri Lanka'da olduğunu öğrenip o otelden yer ayırttım. Sevdiğim mimarların hayal dünyalarında gezinmeyi seviyorum. 
.
Otele, gece 4 saatlik bir araba yolculuğundan sonra ulaştık. Gece vardığımız için güneş ışığını beklememiz gerekti nerde olduğumuzu anlamak için.
.
O sabah, Sri Lanka'daki ilk sabahımızda, uçsuz bucaksız kelimesinin ne anlama geldiğini o boşluğun ortasında bir dağa sokulmuş otelde anlayacaktım. Ve karşımda, o çok uzaktaki, Sigiriya'daki kayayı gördüğümde bu kadar uzaktaki bir yeri görmenin garip hissiyatını yaşayacaktım.

Bu durağan doğanın içinde öylece duran tek kayayı, otelin kıyısından bakıp görüyor ve hayal kurabiliyordum. O an uzaktaki yerleri görmenin önemini anladım. -Önce gözün yolculuğu.-
.
O gün otelden çıkıp yaklaşık yarım saat sonra Sigiriya'ya ulaştık.  Yanımıza yaşlı, mavi yerel kıyafetleri içinde bir Sri Lanka'lı yanaştı. Rehberlik yapabileceğini, adının Chai* olduğunu ve bize eşlik edebileceğini söyledi. Sevgili hemen tamam dedi. Bir rehber olmasından daha çok bu dişleri dökülmüş, çıplak ayaklı adamı tanımak istediği için ona evet demişti
-hadi beraber gidelim.
.
Kayanın tepesine ne kadar sürede çıktığımızı hatırlamıyorum. Aslında bildiğim her şeyin şaştığı bir yerdeydim. Zaman ve uzaklık arasında bir ilişki kuramadığımı farkettim. Bir süre geçiyordu ve biz biraz daha yukarı çıkıyorduk ama dönüp aşağıya baktığımda sanki günlerdir yürüyormuşcasına bulunduğumuz yerden uzaklaşıyorduk. Her şey o kadar küçülüyor ve uzakta kalıyordu. Oysa belki sadece 10 dakika geçmiş oluyordu.
.
Kayanın bir ucuna yapışmış o en uzak yerindeki arı kovanlarını görüp büyüklüğünü hesaplama çabalarımda boşunaydı. Öngörebildiğim tek şey çok büyük olduklarıydı.
.
Eski bir krallık, yok olmuş bir medeniyetin geriye kalmış topraklarında ve yıkık dökük taşlarının arasında, eski bir yaşamın hayalini kurmaya çalışırken en tepesine vardık kayanın. O tepeden gördüğüm şey beni esir aldı. Zamanın durduğu bir boşlukta, alabildiğine giden toprakları gördüm. O dünyada zaman durmuş gibiydi. Gökyüzü ve yeryüzü durmuştu. Aralarını kesen ufuk çizgisi durmuştu.  Kesinlikle orada faklı bir zaman akıyordu.
Gördüğüm şey binlerce yıl öncesiyle aynıydı belki de. Görünmez Kentteki topraklarına bakıp iç geçiren Kubilay Han'ın hislerine yaklaşabildiğim andı, o an.
İnsan böyle bir boşluğa bakıp aynı kalamaz.
.
Nefes aldım. Yaşadığımı hissettiğim nadir bir anın nefesini aldım.
.
Hiçbirşeysizliğin ortasında başıboş gezinen gözüm, sevgili ve Chai'ye takıldı. Konuşuyorlardı. Yanlarına gittim. Sevgili Chai'e neden ayakkabı giymediğini soruyordu. Chai ise ömrü boyunca hiç ayakkabı giymediğini ve düşünebilmek için çıplak ayak kalması gerektiğini anlatıyordu ona. Toprağa, taşa basmayı seviyordu. Sonra yerden bir çöp aldı Chai ve ayağına batırdı,  çöp kırıldı. Tabanlarının sertleştiğini ve rahat yürüyebildiğini anlatmak için yaptı. Bunun üzerine sevgili onun ayaklarına dokundu, bir çocuk içgüdüsüyle. Anlamak ve hissetmek istedi.
60 yaşında bu incecik adam eski bir tarih öğretmeniydi. Eşini bir patlamada kaybetmişti. (sri lanka da uzun bir süre iç savaşın o sarılamayan yaralarından biri) 4 dil konuşabilen bu adam bize Sigiriya hakkında bir çok şey anlattı. Çok konuştuk, çok güldük, ayakkabılarımızı çıkardık, cebimize toprak doldurduk, birbirimizin fotoğraflarını çektik, kralın odasından dünyaya bakıp kral olduğumuzu hayal ettik, cebimize dolduramayacağımız kadar çok topraklarımızın olduğunu.  Sigiriya'da beraber geçirdiğimiz o an, Sigiriya'nın durağan zamanının tarihinde yerini aldı.
.
Ne garip, otele geri dönüp yeni bir sabaha uyandığımızda gördüğüm kaya başkaydı.



-Bahsettiğim yer Sigiriya.
-Bahsettiğim mimar / Geoffrey Bawa
-Bahsettiğim otel / Heritance Kandalama


*Nasıl yazıldığını bilmediğim bir isim. 

Palmiye Ağaçları ve Mantalar

20.9.15


Bir adada, uzun palmiye ağaçlarının sert rüzgarlara nasıl dayandığını düşünerek geçti yaz tatilim. Tanrım ne kadar şanslıyım! En keyif aldığım kısmı ise Maldivli deniz adamı arkadaşlarımızın mantaların gelişini haber vermesiyle bir tekneye atlamamız ve onlarla yüzmeye gitmemiz oldu. -Hey mantalar geldi, hadi gidelim- dediklerinde sanki dünyada başka hiç bir derdimiz yokmuş gibi, ben ve sevgilinin, büyük bir arzuyla oraya gitmesini, beni olduğum insandan olabildiğince uzaklaştırdığı için sevdim. O an onları çok iyi tanıyormuş ve sanki ben de, o deniz adamları gibi bütün bir yıl o anı bekliyomuş gibi aldım snorkelemi ve paletlerimi. Oysa bu son iki kelimeyi bir yazıda ilk kez kullanmam gibi, gerçek hayatta da snorkel ve paletleri ilk defa kullanacaktım. Ve daha da utanç verici  kısmı beni neyin beklediğinden habersizdim, yani mantaların ne olduğundan.  Denizin ortasına geldiğimizde*, yüzeyde balinayı andıran yüzgeçleri gördüğümde korktuğumu itiraf etmeliyim. Onların devasa boyutlarından, kocaman ağızlarından, zarar vermediklerinden, suyun içinde dans ettiklerinden habersizdim. Kara tenli deniz adamalarının ve beni yüreklendirmeye çalışan sevgili sevgilinin -hadi atla yasemin- diye bağırdıklarını görüyor ama duyamıyordum. Ama o anın bile, teknenin ucuna oturmuş, ayak parmaklarımın en ucu hafifçe suya değerken,  tadını çıkardığımı söylemeliyim. Çünkü bir şeyden korkmak, ve ona cesaret edip edemeyeceğinizi sınamak bazen çok keyiflidir. Ve öyle bir anı çok yaşayamaz insan. Hele benim ki gibi bir şehir yaşantısının ortasındaysanız, cesaretinizin sınanabileceği tek şey yeni bir sosu denemek olabilir ya da metro tam kapılarını kapatacakken içeri atmak kendini. Bu yüzden hint okyanusunun ortasında, mantalarla yüzme cesaretini gösterip gösteremeyeceğimi bilemediğin o an bile keyifliydi. 

Sonrasında yüzdüm onlarla, ve bu sefer de bir anlığına palmiye ağaçlarını unuttum, nasıl sert rüzgarlara dayandığını.


*Bahsi geçen mantaların yüzdüğü yer Hanifaru Bay. 


Nisan Notları

23.4.15


Evet bahar bir türlü gelmedi ve havalar ısınmadı. Ve ben bu yüzden havada taklalar atarak haykırmak ve mutluluğumu dışa vurduğum dans gösterileri yapmak istiyorum. İzin verirseniz...
.
Kış benim için beklenmedik bir zamanda gelmişti ve onun keyfini çıkartamadan geçti. Uzun ve yorucu bir kış geçirdim. Soğuk hava, kar, yağmur; sadece soğuk hava, kar, yağmur olarak kaldı. Yataktan çıkmadan uzun uzun kitap okuyabildiğim pazarları yaşayamadım. Kendimce uzun uzun yazılar yazamadım. Her şeyi erteledim.
.
Şimdi keyifli bir nisan yanı başımdaki sevgili gibi sessiz sessiz nefes alıp vererek uyuyor. Uyandığı an çiçekler açacak.
.
Doyamadığım Marakeş gezisiyle başladı nisan. Yolculuk yapmayı özlemişim.
Hiç bir anının ve anlamın yüklenmediği yeni bir kente gitmek. Ve tüm kenti duyularınla yeniden inşa etmek.
Sana ait olan bir izin bile olmaması, böylece yabancılaşman. Kentteki her bir yerliye ve kendine.
Kendine yabancılaştığın an ise, kendini bulmaya yaklaştığın an oluyor. Hep kayıp hissettiğimi düşünürsek, durmadan gitmem gerekiyor.
.
Öyle çok aç kalmışım ki kitaplara şu an ne bulsam okuyorum. Günlerdir aç kalmış bir insanın yemek ile buluştuğu anı düşünün. Yok yok beni düşünün, kitabın sayfalarını koparıp yediğimi. Nasıl içime alabilirim, nasıl sindirebilirim onca şeyi. (bazen bazı cümleler o kadar hoşuma gidiyor ki, o anda kitabı okumayı bırakıyorum, kaldıramayacağım bir haz)
.
Okumaya başladığım an ise yazmaya başlıyorum.  Yanlış anlamayın yazan bir edebi yanım yok, yazmanın kendisi hoşuma gidiyor. Bir düşünme biçimi, benim için.
.
Durmadan yeni fikirler dolanıyor kafamda. Defterime daha çok notlar alıyorum,  unutmamak için. 'Delirmeme engel olan defter' koydum adını. Bir şeyleri unuttuğum an, evrende dağılan bir mekiğin parçaları gibi sonsuzluğa doğru yavaş yavaş ilerliyor.
Peki hatırlamanın ne faydası var, bazen inanın onu da bilmiyorum. -Evrende yeri tespit edilmiş bir mekik parçası.-

Polaroid: Yasemin Ozeri

Anılar / Marakeş 5

22.4.15




1-Bitkinin ne işe yaradığını sorduk. Abdurrahman bir tane dalını koparıp ağzına koydu. 'Toothpick' dedi. Sevgili fikri çok sevdi. Abdurrahman'da bunun üzerine bize bir avuç hediye etti.

2-Bindiğimiz taksiyi sevince, şöföründen numarasını istedik. Bir kağıt parçasına numarasını yazdı. Ona adını sordum. Cevabını anlayamadım. Yazmasını söyledim. Yazdığında anladım; yazarak anlaşamayacağım bir ülkedeyim. Garip geldi. Afalladım. Bir de üzerine farkettim ki, herkes fransızca konuşuyor, ama kimse fransızcayı okuyup yazamıyor. Bildiğin her şeyi hala unutamamışsın Yasemin, ezberden yaşıyorsun.

3-Hayatımda ilk defa bir şapkam oldu. Onu çok sevdim. Yanımda her yere götürmeyi düşünüyorum. Kafamdayken şapka, sevgili, parkta bulduğu bir tüyü koymuş. Artık yeni yerleri keşfedebilirim.


Mavi Boya Tozu / Marakeş 4

21.4.15


Önünde türlü türlü sabunlar, yağlar ve baharatların bulunduğu bir dükkana giriyoruz. İçeride raflar kavanozlara doldurulmuş boya tozlarıyla dolu.   İlk gözümüze çarpan renk mavi, ama Fas'ta karşımıza çıkan tüm renkler, toz halinde kavanozlara dolmuş. Merakla etrafımıza baktığımızı gören, dükkan sahibi Abdulrahman,  yanımıza yaklaşıp, anlatmaya başlıyor;  sattığı yağları, baharatları, sivrisinek kovan aromaları, nefes açan nane toplarını. Ona sürekli gördüğümüz, hatta dükkanın duvarları da öyleydi, mat duvarları nasıl boyadıklarını soruyoruz. Bazı anlayamadığım malzemeleri birbirlerine karıştırdıklarını, bir kaç gün beklettiklerini, sonra taşla ovalaya ovalaya duvara uyguladıklarınından bahsediyor, taşı göstererek. Nasıl yapıldığına dair kafamızda hiç bir şey oluşmamasına rağmen, belki bir gün yaparız diye 500 gram mavi boya tozu ve taşı alıp ayrılıyoruz dükkandan.

Bitki ve Hayvanlara Dair / Marakeş 3

20.4.15


Zamanın durduğu bir bahçedeyim. Ve bu bahçe tamamen bitkilere ait. Kuşlara, kaplumbağalara ve türlü türlü böceklere de cömert davrandıklarını, onlara da yer verdiklerini söylemeliyim.
Son zamanlarda doğayı çok fazla düşünüyorum. Ve biz insanlar dışındaki canlıları. Evet bizim dışımızda da canlılar var. İlkokul 1 den itibaren okuduk ders kitaplarında: Canlılar hep üçe ayrıldı; insanlar, bitkiler ve hayvanlar. Bir bitkinin de canı olduğu gerçeğini yadsımamız çok garip değil mi? Bitkileri, ve hayvanları sürekli yiyecek olarak görmekten ne zaman vazgeçeceğiz acaba?

Bazen onların, -bitki ve hayvanların- / -eğer insanlar rahat bırakmışsa, daha doğrusu bir şekilde ulaşamamışlarsa-  yaşamlarının yeryüzünde biz insanlara göre daha güzel geçtiğini düşünüyorum. Güneşi doya doya içtiklerini, havadan müthiş bir keyif aldıklarını hissediyorum. Yaşıyorlar. Toprağa dokunuyorlar, kokluyorlar, eğiliyorlar kalkıyorlar, yuvarlanıyorlar. Birbirlerinin içine geçiyorlar, birbirlerine dokunuyorlar.  Zaman hiç şüphesiz onlar için farklı akıyor. Ve yeryüzü onlara bizim ulaşamadığımız bir sırrı/keyfi/bilinmezliği bahşediyor.
 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger